OZANLARIMIZ

 

 

 FUZULI (1504 – 1556 )

Asil adi Mehmet olan Fuzuli; 1504 ‘de Kerkük’te dogdu. Kerkük’te Bayat Türkmen boyunun Karyagdi soyundan gelmektedir. Siirlerini hem Türkçe, hem Arapça hem de Farsça yazan Fuzuli’nin en basarili eserleri Türkçe yazilmis olanlaridir. Fuzuli; yalnizca Türk ve Fars edebiyatinda degil, dünya klasikleri arasinda da saygin bir yer almis ozandir. Bir gönül eri olan Fuzuli; yasami süresince Kerbela ve Bagdat çevresinden ayrilmamis, bir süre Hz. Ali’nin türbesinde türbedarlik yapmistir. Kitaplar Fuzuli’nin en büyük dileginin Kerbela’da ölmek oldugunu yazar. Fuzuli yakin çevresine Hz. Hüseyin’in türbesinin yaninda topraga verilmeyi ve mezarina tas konulmamasini vasiyet etmistir. Kendisi veba hastaligi salgininda Hakk’a yürümüs ve vasiyeti yerine getirilmistir. Kerbela Olayi’ni anlatan “Hadikat-ü Süeda” (Mutlularin Bahçesi) en önemli eserlerindendir.

 

 KUL HIMMET (16. yüzyilin ikinci yarisi)

 Kul Himmet; Tokat’a bagli Almus ilçesinin bugünkü adi Görümlü Kasabasi olan Varsil Köyü’ndendir. 16. yüzyilin ikinci yarisinda yasamistir. Kul Himmet bütün nefeslerinde Hz.Ali, 12 Imamlar ve Haci Bektas Veli’yi büyük bir içtenlikle anlatir. Kul Himmet’in nefesleri de diger ulu ozanlarin nefesleri gibi her Alevi ceminin vazgeçilmez nefesleri arasindadir. Iyi bir tekke ve tarikat egitimi gören Kul Himmet’in, Pir Sultan Abdal’a bagli oldugu, onun çevresinde yetistigi, müridi olup O’nu izledigi siirlerinde açikça ortaya çikar. Halk ozanlarinda Alevi Bektasi olmayanlar bile onun etkisinde kalmis, ona yakinlik göstermistir. Kul Himmet; tarikat isiginda beliren insan sevgisini Haci Bektas Veli üzerinde yogunlastirarak nesnel duruma getirmis, tanri kavramini bir varlik olan insanla özdeslestirmistir

 

PIR SULTAN ABDAL (16. yüzyil)

Pir Sultan Abdal’in 1500 yillarinda dogdugu tahmin ediliyor. Dogdugu yeri ise kendisi siirlerinde, “Benim Aslim Horasan’dan Hoy’dandir” diyerek belirtiyor. Asil adi Haydar olan Pir Sultan Abdal’in Sivas’in Yildizeli’ne bagli Banaz Köyü’nden oldugu söylenir. Pir Sultan’in yasami Alevi Bektasi toplumunun söylencelerine dayanir. Siirlerinden ise Safevi Devleti hükümdari Sah Ismail’in oglu olan Sah Tahmasb zamaninda yasadigi anlasilir. Pir Sultan Abdal, döneminin toplumsal sorunlarina egilmis, bunlari kendisine konu edinmis, çikis yollari aramis, yer yer siirini sanatini da bu ugurda araci yapmis bir ozandir. Bu nedenle halkla, halkin sorunlariyla özdeslesmis ve bütünlesmistir. Pir Sultan Abdal, Osmanli zulmüne karsi Anadolu halkinin sikilmis yumrugudur. Haksiz gidise “dur” diyen bir haykiristir.

 

SEYYID NESIMI (1369 – 1417)

Bagdat’in Nesim Kasabasi’nda yetismis, Diyarbakir bölgesine yerlesen Türkmenlerdendir. Halep’te Hallac-i Mansur’un düsüncelerinin iz sürücüsü oldugu için kafir sayilip derisi yüzülerek öldürülmüstür. Nesimi, Hurufi’dir. Fazlullah Hurifi’ nin görüslerini benimsemistir. Varlik birligi görüsünü savunan, kisi ile tanri arasinda bir nitelik yükleyen inanç arasinda baglanti kurar. Tanrinin yetkin (Kamil) insanda görüldügü tasavvufi görüsünü benimser. Baslica eserleri Türkçe ve Farsça divanlardir. Azeri asilli Türkmenlerdendir. Katledilme sirasinda rivayete göre derisi eline verilip giderken, Halep’in 12 kapisindan ayni anda çiktigi görülmüstür. Yolda birisine ; “Gerçek Kabe’nin yolcusuyuz.” Elinde yüzülmüs derisini göstererek “Ihramimiz

 

 SAH HATAYI (Sah Ismail) (1487 – 1524)

   Yedi Ulu’lardan Sah Hatayi; 1487 yilinda Iran-Erdebil’de dogdu. Anadolu’daki Alevi cemlerinde nefesleri en sik yer alan ululardandir. Babasi Seyh Haydar, anasi Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan’in kizi Alemsah Halime Begüm Sultan’dir. Osmanli Padisahi Yavuz Sultan Selim’le 19 Mart 1514’de yaptigi Çaldiran’daki savasi kaybetti. Bu onun için sonun baslangici oldu. 1524’de 37 yasinda iken Azerbaycan’da Hakk’a yürüdü. Cenazesi Erdebil’e götürülerek, dedesi Seyh Safiyüddi’nin türbesi yaninda topraga verildi. Sah Hatayi çok iyi bir egitim almistir. Hz. Ali ve Haci Bektas Veli üstüne pek çok içtenlikli nefesler yazmistir.

 

VIRANI (16.yüzyil)

Dogum ve ölüm tarihi belli olmayan Virani’nin; 16. yüzyilda Egriboz adasinda dogdugu söylenir. Hurufiligi benimsemis bir Bektasi ozani olan Virani; bir süre Necef’te Hz.Ali’nin türbesinde türbedarlik hizmeti vermistir. Virani; Balkanlarda Demir Baba’dan babalik icazeti almis, Hz. Ali tutkusunu dile getiren çok sayida siir yazmistir. Bazi arastirmacilar, yazilarinda Virani’nin aruz vezni ile 300’e yakin siir söyledigini ve koca bir divan olusturdugunu bildirerek Ozan’in az çok ögrenim görmüs oldugunu belirtirler. Virani’ye göre, evrende ve bütün nesnel varliklarda görünen Hz. Ali’dir

 

YEMINI (15. yüzyil sonu-16 yüzyil basi)

Yemini 15. yüzyilin sonu ile 16. yüzyilin ilk yarisinda Tuna Irmagi yörelerinde yasadi. Çesitli kaynaklar tarafindan asil adinin Ali oldugunu, Akyazili Ibrahim Dede zaviyesinde hizmet ettigini ve “Yemini” mahlasini kullandigini yazar. Demir Baba Velayetnamesi’nde adi “Hafiz Kelam Yemini” olarak geçer. Bundan da Kuran’i ezbere okudugu anlasilir. Hz. Ali’nin mitolojik yasamini konu edinen Faziletname adli kitabi 7300 beyitten olusmaktadir. Kitap bir erdem kitabidir. Bu kitap, Hz. Ali’nin yasaminin, Ehlibeyt ve Ali sevgisinin yogun islendigi temel eserlerinden biridir. Bu eseri Kitab-i Erdem (iyi ahlak kitabi) olarak niteleyenler kitaptaki dogrulugu, dürüstlügü, alçak gönüllülügü yasam biçimi ve inanç biçimi haline getirmesinden dolayi Yemini’ye daha bir saygi duyarlar.

 

 ABDULLAH PAPUR

Abdullah Papur Dogum Yeri: Divrigi DogYili: 1945 1945-1989. Küçük yaslarda baglama çalmayi ögrendi. Önce asiklik geleneginde usta mali türküler söyleyen Papur, sonralari kendi türkülerine agirlik verdi. Türkiye'nin birçok yerini dolasti. 1970'li yillardan itibaren toplumsal konulara yönelen Papur bu dalda da birçok eser verdi. DOGUMU : 1945 yilinda Divrigi' de dogmustur. Sivas-kangal'a bagli igdeli köyünden yetismis olan ozanimiz küçük yaslarda baglama çalmayi ögrendi. Önce asiklik geleneginde usta mali türküler söyleyen Papur, sonralari kendi türkülerine agirlik verdi. Türkiye'nin birçok yerini dolasti. 1970'li yillardan itibaren toplumsal konulara yönelen Papur bu dalda da birçok eser verdi. Fevkalede harika uzunhavalariyla, halk muzigindeki kâmilligi herkes tarafindan kabul edilmis, anadoluda en az bir Refik Basaran ya da Mahzuni Serif kadar taninan, mühim mahalli ozanlarimizdandir. ÖLÜMÜ : 1989 yilinda aramizdan ayrildi.

 

ALI KIZILTUG

 1944 yilinda Sivas ili Divrigi ilçesi Mursal köyünde dünyaya geldi. 1958 yilinda baglama çalmaya basladi. Baglamaya iliskin temel bilgileri köyünde bulunan Abbas ustadan ögrendi. Ilk yillarda baska asiklarin eserlerini ve yöresel türküleri seslendirdi. 1969 yilinda ilk plagi olan "Asri gurbet harab etmis köyümü" çikti. Eserlerini hazirlarken genellikle önce siir olarak yazip sonra onlari besteliyor. Ancak dogaçlamada çalip söylüyor, 1971 yilinda Istanbul Tepebasinda yapilan ve tüm ozanlarin katildigi bir atisma yarismasinda birinci seçildi. Geçim sikintisi nedeniyle göç etmek zorunda kalir ve 1973 de Ankaraya yerlesir. Asik Veysel ve Asik Mahzuni onu en çok etkileyen asiklardir. "Baykuslara kalan köy" ve "Sorma efendim" adinda iki kitabi yayimlandi ve diger eserlerini de 10 cilt kitap halinde yayinlamayi düsünmektedir. Memur emeklisi ve 4 çocuk babasi olan Ali Kiziltug halen Ankara'da ikamet etmekte.

 

 ARIF SAG

1945 yilinda Erzurum'un Askale ilçesi Dalli (Sos) köyünde dünyaya gelen Arif Sag, henüz 3 yasinda iken babasinin degirmeninde tanisir müzikle. Degirmen tasi ve su sesinin uyumu Arif Sag'in dinledigi ilk orkestradir. 5 yasinda kavalla, 6 yasinda ise gramafon ve tas plaklarla tanisir. Plaklarda duydugu o ilk ses kendi müzik yasaminin belirleyicisi olur. Yasamini bu denli degistirecek olan O ses Davut Sulari'ye aittir. Arif Sag Baglama ile 7 yasinda iken Erzincan'da Kumas Dede'nin dükkaninda tanisir. Burasi öyle bir dükkandir ki bagrinda Davut Sulari, Asik Daimi, Ali Ekber Çiçek, Asik Beyhani, Kemter Yusuf gibi birçok ozanin yetistirildigi bir dükkan.
Sanatçi Anadolu Aleviligi'nin asik-ozan gelenegi bünyesinde 14 yasina kadar asiklik gelenegini ögrenerek deyisler söylemeye baslar. Daha sonra Istanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde "eti senin kemigi benim" denilerek "ustam" dedigi Nida Tüfekçi'ye teslim edilir.
1963 yilinda “Gafil Gezme Saskin, Bir Gün Ölürsün” adli ilk plagi yayimlandiginda henüz 17 yasindaydi.
60'li yillarin sonunda TRT Istanbul Radyosu’na baglama sanatçisi olarak basladi.
1975 yilinda kurulan Istanbul Devlet Türk Müzigi Konservatuari’nda "ögretim üyesi" olan sanatçi, halk müzigi ve baglama ile ilgili akademik çalismalarini bu dönemde baslatir. 1982 yilinda kendi adini verdigi "Arif Sag Müzik Evi"ni kuran sanatçi Yavuz Top, Musa Eroglu ve Muhlis Akarsu ile “Muhabbet” adini verdikleri 4 albümden olusan seriyi tamamladi.
Arif Sag, sazinda günlük yasamin ekmek-su gibi dogal bir parçasi sayilan Anadolu Aleviligi'nin "asik-ozan" gelenegi ortaminda yasayarak yetismistir.
Arif Sag 1982 yilinda Istanbul San Tiyatrosu’nda baglama resitali veren ilk sanatçidir.
Avrupa'nin birçok ülkesi ile Uzakdogu ülkelerinde halk müzigimizi ve halk çalgilarimizi tanitmak amaciyla bir dizi konserlere katildi.
5 Mayis 1996'da Almanya Cumhurbaskani Sayin Roman Herzog'un destegi ile Köln Flarmoni Orkestrasi ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdigi konserle Anadolu müziginin batiya tanitilmasina ciddi katkilar koymustur.
1996 yilinda Köln Senfoni Orkestrasi esliginde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdigi konser büyük ilgi görür ve yine ayni yil Cumhurbaskanligi tarafindan verilen özel ödülü alir.
Son olarak, Ispanya'nin ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nin 12 ayri sehrinde konserler vererek baglamanin yurt disinda taninmasini ve hak ettigi övgüyü almasini saglamistir.
Sag, 1987-1991 yillari arasinda SHP Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.’de yer aldi.
Sanatçi, evli ve iki çocuk babasidir.

 

 ASIK ALI IZZET ÖZKAN

 Sarkislali Asik Ali Izzet Özkan adindan çokça söz edilen bir halk ozanimizdir. 1902 yilinda Sarkisla’nin Ügük köyünde dogdu. Belli bir ögrenim görmedi. Asik Sabri'den baglama dersleri aldi. Ve küçük yaslarda asik oldu. 22 yaslarinda Adana'ya giderek Çukurovali asiklarla karsilasmalar yapti. Uzun yillar yurdun çesitli yerlerinde gezip dolasti. Pek çok türkü yazdi, söyledi. 500'ü askin siiri vardir ve siirlerini zaman zaman çikardigi kitaplarda toplamistir. Bazi türküleri de sanatçilar tarafindan plaga okundu. Bunlar arasinda “Su Sazima Düzen Ver, Mühür Gözlüm". Ali Izzet Özkan Konya da yapilan Türkiye Asiklar Bayrami'na katilmistir. Asik 1981 yilinda bu dünyadan Hakk'a yürüdü.

 

 ASIK ALI NURSANI

2 Subat 1959'da Gaziantep/Islahiye'nin Sakçagözü köyünde dogdu. Asil adi Ali Ayhan'dir. Köyüne gelip giden asiklardan etkilenerek 10 yaslarinda baglama çalmaya basladi. Ayrica baglama ögrenmesinde babasinin da etkisi ve yardimi oldu. 1972-73 yillarindan itibaren siir yazmaya da baslayan Asik Nursani, daha sonra Asik Mahzuni ve baska birçok asikla birlikte çesitli turnelere katildi. Ilk plagini ayni yillarda doldurdu. Aslinda mahlas olarak kendisine verilen Hürsani, yanlislikla ilk plagina Nursani olarak yazildi ve öyle de kaldi. 1979 yilinda yine Asik Mahzuni'yle birlikte konser vermek üzere gittigi Almanya'ya yerlesti. Siirlerinde toplumsal sorunlardan sevgiye hemen her türlü konuyu isleyen Asik Nursani, ayrica "Barak Agzi" türkülerin yorumunda da usta sanatçilardan biri olarak bilinir. Bugüne dek yaklasik 500 siir yazdi. Bunlarin 120 kadarini besteleyen Asik Nursani'nin türküleri çesitli sanatçilar tarafindan da okunmaktadir. Bugüne dek çesitli biçimlerde yaklasik 25 kadar kaseti çikan Asik Nursani'nin siirlerinin bir bölümünü topladigi yayina hazir bir kitap çalismasi bulunmaktadir. Asik Nursani'nin tüm siirleri ilk kez yayimlaniyor.

 

ASIK DAIMI

DOGUMU : Asil adi Ismail Aydin olan Asik Daimi 1932 yilinda Istanbul'da dogdu. Aslen Erzincan'in Tercan ilçesindendir. Ali Babaogullarindan Baba Daimi, Birinci Dünya savasi siralarinda Istanbul'a göç etmistir. Asik Dami'nin iki dedesi de saz sairiydi o nedenle saz çalmayi ve söylemeyi kolayca ögrendi. Bir süre sonra da kendi deyislerini okumustur. Istanbul'dan ayrilarak bir süre baba diyarinda kalan asik 1950 yilinda evlendi iki kizi ile iki oglu dünyaya geldi. 1962 yilinda bir daha dönmemek üzere Istanbul'a yerlesti. TRT Genel Müdürlügü'nce açilan sinavi kazandi. O tarihten sonra kaseli sanatçi olarak görevini sürdürdü. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdisinda konserler verdi. ÖLÜMÜ : 17 Nisan 1983 tarihinde aramizdan ayrildi.

 

 ASIK DEVRANI

Asil adi Hasan Tutal’dir. 1928 yilinda Sarkisla’nin Emlek yöresi Hüyük köyünde dogmustur. Soyu, baba tarafindan Horasan’dan gelme Seyh Merzuban-i Veli’ye dayanir. Ferhat ve Kibar’in ogludur. Babasi, 1924 yilinda, Zara’nin Tekke köyünden gelip dogdugu köy olan Hüyük’e yerlesmistir. Küçük yaslarda babasini, 1959 yilinda da annesini kaybetmistir. Çocuklugu yoksullukla geçmistir. Ailesine yardim için komsu köylerde çobanlik yapmistir. Köyünde okul olmadigi için okula da gidememistir. Okuma yazmayi askerlik yaptigi Sarikamis’ta ögrenmistir. Yasi, nüfusta büyük yazildigi için askere dört yil erken gitmistir. 1945 Subatinda Sarikamis’ta askerken, siddetli derecede böbreklerinden rahatsizlanip ameliyat geçirmis, doktorlar böbreginin birini almak mecburiyetinde kalmistir. Ameliyat sonrasinda alti ay Sivas’ta hava degisimine gönderilmis, bu süre sonunda kitasi degistirilmis Samsun 90. Piyade Alayina sevk edilmistir. Ancak burada da rahatsizlaninca kendisine çürük raporu verilip terhis edilmistir. 1953’te Yeter Hanim’la evlenmis bu evlilikten bir oglu, dört kizi olmustur. 20 Subat 1993’te Ankara’da vefat etmistir. Siire 1945’te böbreginin birinin alinmasindan sonra baslamistir. 1947’de de sazi çalmasini ögrenmistir. Birlikte oldugu ustalardan Hasan Yüzbasioglu, Âsik Veysel, Ali Izzet Özkan ve Izzat Savas’in siir teknigini ilerletmesinde büyük rolü olmustur. Ayni zamanda iyi bir saz ustasi olan Devranî, yillarca köy köy, sehir sehir dolasip âsiklik sanatini icra etmistir. Bununla da kalmayarak 1975 yilindan itibaren Almanya, Avusturya, Yugoslavya, Hollanda, Irak, Iran, Suriye gibi ülkelerde de programlar yapmistir. Siir teknigi güçlü olup baska sosyal problemler olmak hemen her konuda siiri vardir. Defalarca ödüller almistir. Siirlerini ihtiva eden dört kitabi çikmistir. Dergâha Varis (1963), Uyanalim (1968), Gerçek Ozan Susmaz (1969 ve 1974), Yirtik Aba (1991).

 

ASIK FEYZULLAH ÇINAR

 Bir Çilenin Sanatçisi Feyzullah Çinar !.. Çamsihi'nin Çamaga köyünde 1937’de dogdu. Türkü söylemeye 1950 de basladi. Ilk plagi 1966 da çikti. Kisa sürede 200 binin üzerinde satis yaparak, en doruga gitti. Bütün bunlara karsin yasadigi süreç içinde hiçbir zaman maddi bir gelir elde edemedi. Ankara Büyüksehir Belediyesi’nde Park ve Bahçeler Müdürlügü'nde çöpçülük kadrosunda çalisirken, ani bir rahatsizlik sonucu yasamini yalniz bir parkta noktaladi. Ankarali sanatseverler onun anisini yasatmak için her yil anma günleri düzenliyorlar. Mamak Belediyesi Ozan Der isbirligiyle Tuzluçayir semtinde “Feyzullah Çinar Parki” yapildi. 1950'den itibaren türküleri duyulmaya basladi. 1937 yilinda Anadolu’nun kiraç, verimsiz bir yöresinde dogarken, çocuklugunu çobanlik yaparak geçirdigi Çamsihi ilçesi Çamaga köyünde üretim tüketim iliskilerini kavramaya basliyor. Topraga verilen emegin karsiligini topraktan alamayan köylülerin durumlari, Feyzullah Çinar’i da rahatsiz etmistir. Topraklara isyan etmesi, onu Köroglulara, Pir Sultanlara kadar götürmüstür. Yasli köylülerin agizlarindan duydugu bu degerleri arastirmaya koyulmustur. Ögrendikçe, gördükçe dünyayi, toplumu kafasinda biçimlendirmistir. Kuyucu Yusuf Pasa’yi, Hizir Pasa’yi tanimadan geçmemistir. Gözünün önüne Osmanli'nin kadilari, mollalari, askerleri de gelmistir. Güçlü Osmanli’ya kim karsi koyabilirdi? Ayagi çarikli, sirti börklü Pir Sultan Abdal’in haddine mi kalmisti? Altmisli yillarin ortalarina dogru plaklar dönüyor köy odalarinda, kahvelerde, meydanlarda, hele bir de teyp denilen yeni bir gavur icadi daha çikmis ki deme gitsin. O gavur icatlarinin içinden çikan seslerden bir gür ses daha çikiyor. 16. asrin büyük ozani Pir Sultan Abdal’in taviz vermeyen sesi yeniden dalgalaniyor Anadolu’nun içlerinde. Eger gögerir de bostan olursam Su halkin diline destan olursam Kara toprak senden üstün olursam Ben de bu yayladan Sah'a giderim Isyan olan bir sese çocuklugumda ilk kez tanik oluyordum. Nedir bu boyun egmezlik, kimdir bu boyun egmeyen, isyankar ozan? Kimdir Hizir Pasa ve mollalar? Kadilar? Güzel güzel baris içinde yasamak varken bütün bunlar niçin? Bütün bu nedenlerin, niçinlerin içinde yatan gerçek, usta sanatçinin söyledigi Pir Sultan + Köroglu çikisli türkülerin içinde sakliymis meger. Anadolu; kavimlerin ugrak yeri olmustur hep. Çok kavim gelip geçmistir bu kapidan. Kimi kavimler kaybolup giderken kimileri göç etmistir. En son konugu Türklerdir. Yok olan kavimler kaybolup giderken, potasinda eridigi Anadolu insanina çok sey vermistir. Anadolu kültürünün, Alevi-Bektasi kültürünün hosgörüsünün olusumu da Anadolu'daki kültürlerin bilesimidir. Bir Alevi-Bektasi kültürü sanatçisi da olan Feyzullah Çinar, Anadolu kültürünü türkülerinde toplayip, güzel bir yorumla sunmustur. Türkiye’yi adimlayarak dolasti adeta. Her gittigi yerde, herkesten bir seyler alarak katti türkülerinin içine. Halkin Feyzullah Çinar’da en begendigi sey Pir Sultan türküleridir. Baska bir sey doyuramazdi halki ancak bu kadar. Pir Sultan Abdal’in kendisi ancak böyle seslendirebilirdi türkülerini. Degisik bir yorum, güçlü bir nefes dolaniyordu sazin üstünde. Onu unutulmaz sanatçilar arasina koyan bu özelligidir. Onu bu türün disinda düsünmek hayalcilik olur. Sanatçinin bu yönleri yaninda çileyle noktalanan özel bir yasami da vardir. Çok yoksulluk, parasizlik çekti. Sanatinin zirvesi ona maddi bir sey veremedi; ama çok büyük bir ölümsüzlük birakti. Nesilleri onun güçlü sesini unutmayacaklar kolayca. Asagiya aldigimiz siir, ozanin agzindan Feyzullah Çinar’i anlatmaya yetiyor kanimca, onun ardindan bizlerin söyleyecegi seyler, ozanlar kadar onu tanimlayamaz. Sana uyu demek içimden gelmez Çünkü çok uyumus uyardin Feyzom Senin gibi, temsilinde egilmez Dik basli daglari sayardin Feyzom Sen derdin ki hiçbir Ozan yoz degil Çikarcinin elindeki koz degil Kanaatin tahammülün az degil Bir dilim ekmekle doyardin Feyzom Cosardin çaglardin, öyle bezmezdin Dalgindin dalardin, hafif gezmezdin Yeri gelir karincayi ezmezdin Yerinde devlere kiyardin Feyzom Bagirip çagirdin kötü düzene Neler dedin ezilene ezene Zaman geldi et yerine kazana Biliyoruz hedik koyardin Feyzom Topraklarda degil bizde yatansin Her gece her gece isik tutansin Bize gülüp geçen düzen utansin Böyle derdin neler duyardin Feyzom Çok gamsizlar uyanmistir sesine Dostluk çagrisina pir nefesine Yalan konusmadin erkekçesine Hak der sarhos olur ayardin Feyzom Bir zamanlar Mahzuni’yle inlerdin Cömert idin bir ikrami binlerdin Pirogluydun mürsitleri dinlerdin Olursa hatadan cayardin Feyzom Mahzuni Serif FIKRET OTYAM ASIK FEYZULLAH ÇINAR'I YAZDI... 1937 yilinda Sivas Divrigi Çamsih köyünden ‘Altunana’ bir oglan bebesi daha dogurdu, adini Feyzullah koydular. Sira ondaydi, Divrigili halk ozaninda; sazini dösüne yerlestirdi, tezeneyi vurdu; marsla oyun havasi arasi bir ezgiydi. Sonra agzini mikrofona yaklastirdi, söylemeye basladi: "Kara kara çarsaflari giymeden / Hakimlerimiz kadi olmadan / Sarikli cübbeli yobaz gelmeden / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel..." Yüzlerce kisi, Atatürk adini duyunca bir an sessizlesti ama hemen ardindan Gödüklü Tepesi’ni alkislar kapladi, ozan söylüyordu: "Herbir yandan hu sesleri geliyor / Ilkelerin birer birer ölüyor / Cumhuriyet elden çikti gidiyor / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel" Burasi Çamsih Bolu Mengen’den asçi yetisir, Siirt Tillo’dan sünnetçi, Sivas’tan tellak, Rize’den pastaci, Mardin’den kuyumcu ve yetismeler uzar gider. Sivas / Divrigi / Çamsih’a sira gelir. Çamsih, yeni adlariyla Sahin / Çakiraga / Gözecik / Balova / Gülpinar / Kaygisiz / Basören / Eyüpaga / Disbudak köylerinden olusur, iste buradan da halk ozani yetisir asirlardir. Çamsihli üniversite mezunu bir genç yedeksubayligini bitirdi, Ankara Tuzluçayir’daki evinde töre geregi kurban kestirdi, dostlarini çagirdi, 1963’ün sonralarina dogruydu. Yirmiye yakin mihman (1) arasinda, eski kafa kagidinda "Mezhebi: Hanefi" yazan salt bu satirlarin yazariydi, digerleri Ali evlatlari. Bu, önce insan sevgisidir, inançtaki o anlatimsiz hosgörüdür. Ve inanca göre, eve gelen mihman Hazret - i Ali’nin ta kendisidir! Mihmana gösterilen bu yalansiz / dolansiz sevgi, saygi ve ilgi bu nedenledir. Tastamam ‘37 yil’ Bir güzel sofraydi, sofradakilerin birisi eline geçen Muhittin Divani’ni büyük bir askla okuyor, sofrada çit yok ve sirasi gelende sofradaki bir baska can, yamacindaki "Telli Kur’an"i (2) aliyor dösüne, nefesler / deyisler çalip söylüyor... Biraz ötede bir baska sofra var, orada da saz var yamaçta duran. Ev ve sofra sahibi genç Mustafa Timisi’ye isaret ediyorum, o da çalsin diye ve çalmaya basladi ve ses alma aracim açikti ve "37" yil önce bir dostluk / kardeslik böyle baslamisti. Istegim üzerine Cumhuriyet Ankara Bürosu’na yanima geldi, sordum, sordum, sordum aklima ne gelirse ve hepsini, hepsini, hepsini yanitladi atlamadan / sektirmedin. 1937’de Sivas / Divrigi Çamsih köyünden "Altunana" bir oglan bebesi daha dogurdu, adini Feyzullah koydular. Rivayet olunur ki soyu Ahmet Yesevi’ye çikiyor. Çocuk, köyde yufka ekmegi, peynir, bal, yogurt ve Pir Sultan Abdal ve Kaygusuz Abdal ve Hayati ve Harabi ve Seyrani ve dahi nice ulu Alevi ozanlarinin deyisleriyle büyüdü / gelisti ve niceleri gibi saza hevesi düstü "Görgü Cemleri"nde (3) dedelerin dizlerinin dibinden ayrilmadi herbiseyi yazdi körpe beynine yili ve de zamani gelende ortaya dökmek için ve yil geldi, 1950. Zaman plak devri, her ozanin yüreginde kirkbeslik plak yatar idi o yillar ve elbette Feyzullah’in da. Sivasli Agahi Baba’nin asirlik Fezilet’ini okudu, arka yüzü ise Malatyali Esiri’nin Hazret - i Hüseyin için bir "mersiye" idi ve yer yerinden oynadi, özellikle Alevi / Bektasi toplumu çildiriyordu! Bir baska tezene vurus, bir baska tarifsiz bir güzel ses, her sözün apaçik hakkini veren, tane tane. Istanbul’da bakkal çirakligi / Hamallik / Ankara Itfaiyesi’nde yangin söndürücülük / Sivil Savunma’da isçilik ve kevgire dönmüs cigerlerinden ötürü malulen emeklilik! Evlenmistir, bir kiz ve de bir oglan bebesi. Mutludur ve bu mutluluk alti yil sürecektir, esi böbrek yetmezliginden ozani ve iki bebesini birakip öte dünyaya göçecektir. Yeni kirkbeslikler... Yeni baslayan bir baska ses / saz duyurma: Kaset. Ardi ardina kasetler ve yurtdisindaki yurttaslar kapisir olmustur Feyzullah Çinar’in tüm yapitlarini ve o artik ünlüdür. Her boydan merakli, pesinde Alevi toplumunun önde gelen isimlerinden Avukat Cemal Özbay bir öneri getirdi; çok, ama çok istediklerini belirterek. Alevi / Bektasi kültürü / düsüncesi / yasamlari / inançlari gelenek ve görenekleri üzerinde önemli çalismalari olan ünlü profesör Irene Melikoff bu konularda Avrupa üniversitelerinde ders verebilecek ve söylesiler yapacak birini önermelerini istemis, 1962 yilinda, önce Cumhuriyet gazetesinde yayinlanan, ardindan kitap olarak basilan "Hu Dost" adli ve bu konulari içeren çalismam akillarina bu cani düsürmüs! Haddini bilmek ne güzeldir, tesekkür yeter m’ola? Onlara bir de isim verdim! Asik Feyzullah Çinar ve Profesör Melikoff, Haci Bektas Veli törenlerinde Feyzullah Çinar’i tanir ve 1968 yilinda ozani saldik Fransa’ya Melikoff esliginde. O artik Paris’te, Bern’de, Bazel’dedir ve dahi Strasburg’da, Bonn’da Dogu ve Bati Berlin’de üniversitelerdedir, büyük salonlarda söylesilerdedir ve dahi TV’lerde ve dahi radyolarda, ama O’nun için kocaman bir uzunçalar yapmak Fransiz televizyonuna nasip olacaktir. Beyaz kapak üzerinde kocaman ‘TURQUIE’ yaziyor, hemen altinda da sunlar: "Shante de d’ Anatolie / Par Ashik Feyzullah Tchinar" Uzunçalarin binlerce sattigini duyduk. Geçen yil yeni baskisi yapildi, ilk gün sekiz yüz bin satildigini gazeteler yazdi. Çogu halk konserlerinden sonra gözaltina alinmalarina adeta "bagisiklik" kazandi yurda döndügünde!.. Yetmisli yillarda sik sik yurtdisina çikti konserleri için, pasaport babinda bana fazla is düsmedi! Bir lord kadar sik Bir Avrupa dönüsü gazeteye geldiginde hepimiz kiligina / kiyafetine hayran olmus takilmistik, "Marklardan n’aber Feyzullah?" Yanitlamadi, büro yardimcisi daha o söylemeden kahvesini getirdi, o, pipo çantasini çikardi, pipoyu tütünledi pipo çakmagiyla yakti, hepimiz bakiyorduk "bankada" dedi!.. Etrafina bakindi, "Ingiliz lorduymus, cebinde bi peni mi ne karin agrisiysa yok, öyle bir lord!.. Açim lan Otyam, açim!. evde çocuklar da aç!.." Aci doluydu yüzü... Her zamanki gibi olani paylastik, tipki lokmalarimiz / demlerimizde oldugu gibi. O dürüst bir ozandir ne anlar ticaretten? Birisi çikagelmis yanina, yüz kaseti birlikte dolduracak bir cihazdan söz etmis, bunu Türkiye’de kurarlarsa ne biçim para kazanirlarmis... Uzatmaya ne gerek var ama önemlisi, ne adam, ne makine ne de desteyle marklar! Bunlar yok! Aç bilaç dönmüs Istanbul’a, oradan da almislar biletini dar atmis kendini Cumhuriyet Ankara Bürosu’na! Bir uzunçalar... Avrupa’da hakkinda çikan yazilarin kopyalari ve kisa bir mektup Ankara Belediye Baskani Vedat Dalokay’a: "Sevgili Vedat Bu ozanin çoluk çocuk aç yasadigi Ankara’da tok yasamaktan utaniyorum." Sabahin köründe aradi sevgili Dalokay, heyecan içindeydi, neredeyse sabaha kadar dinlemis, okumus / okutmus yazilari. Üç gün sonra Çamsihli Asik Çinar, cumartesi ve pazar günleri moral egitimi babinda sayilari yedi bine ulasan temizlik isçilerine çalip söylemeye baslamisti kadrolu olarak... Ikinci esinden de çocuklari oldu. O varken ses alma aracim hep açik oldu. 1957 yilindan bu yana derledigim Alevi / Bektasi müzigi doksan saati askin, bunun neredeyse yirmi saati Feyzullah’tandir. Arsivimin tümünü armagan ettigim Mannheim (Almanya) Alevi Kültür Merkezi bir yil süren bir çalisma sonunda bunlarin hepsini CD’lere aktardi. Ünlü halk ozanimiz Asik Daimi’nin kizi Ugurcan bunlarin tüm ayrintilarini kayda geçirdi, elliye yakin CD, Kültür Merkezi’nin bir tesekkür armagani olarak kitapligimdadir. Divrigili halk ozani Asik Hasan sürdürüyor çagrisini: "Asik Hasan saçlarini yolmadan / Anadolu Arabistan olmadan / Sivas gibi bu insanlar yanmadan / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel" Yüzlerce insan, ögrenmesi de kolay olan deyise elleriyle tempo tutuyor ve ozana avazlariyla eslik ediyor... Gel mavi gözlüm... Gel Atatürk’üm gel.. çagirisi mavi göge yükseliyor, su olup çagliyor, kus olup sakiyor, yel olup yedi iklim dört köseye dagilip gidiyordu ve "çagiris" bittiginde, iki bine yakin insan oturduklari yerden ayaga kalkiyor ozani alkisliyor, kivanç isliklari / yassalar / varollar birbirine karisiyordu. Video kameramin yaklastirma dügmesine bastim, sahnedeki Atatürk büstüne odaklandim; mavi gözlü adam bu yalansiz / bu dolansiz içten coskuyu / sevgiyi / özlemi yasiyor gibiydi. Insanlar düssüzlükten yoksun kalmamali, insanogluna düssüzlük yarasmaz, hiç yarasmaz; çekimi yaparken bir TV yöneticisi oluverdim ve bu parçayi her sabah, ama her sabah sunar oldum! Bir konseri nedeniyle yine "mapus damlik" oldu ozan, Haydarpasa’dan yolcu ettik ve jandarmalar kelepçesini çözdüler kompartimanda ve olay yeri güneyde bir ilin bir ilçesinde buldu kendini! Ve ülkemin tek TV’sinde siyah / beyaz ak camda O, koca kafasi, gür sesi, kutudan tasiyor sanki, yarim saatlik bir program bu! Neden gülmeyelim? Güldük ve fotograf makinemi kapip birkaç portresini çekiverdim. Bunlardan birisi dis kapagini yaptigim / iç yazisini yazdigim ve de adini koydugum "Hu Dost" adli uzunçalarinin arka kapaginda basilidir! Tatilimi bozma ha... Sagligini ögrenmek için telefon ettigim cezaevinin müdürü adimi verince "agabeyim, ben.." diyor, ekliyor, "Emanet agabey!." Iki dakika sonra asik telefonda, cani sikkin, "Boz atli Hizir misin a mübarek burada da buldun... Sakin ola çikmam için ugrasma, inan Otyam can, hayatimda ilk kez tatil yapiyorum, tatilimi bozma haa..." Bir hafta sonra 19 Aralik 1987’de bir Ankara ziyaretimizde mapusluk öyküleri esliginde / özledigimiz deyisleriyle kutladik 61’inci yasimi! Ankara’yi Ankaralilara biraktik, 27 Mayis 1979 tarihinde Antalya ilinin adi da güzel Gazipasa ilçesi sakiniyiz. Iki yil sonra iki kisi gittigimiz Ankara’dan üç kisi dönüyoruz, Çamsihli halk ozani Asik Feyzullah Çinar en hasindan agirlandi o ise her zamankinden daha duygulu çalip söyledi, ama bir aci gözledik, ne o anlatti ne de biz sorasi olduk. Dünya, türkülü türküsüz dönüyor. Evimize en yakin komsumuz Tanri! Ekinler biçilmis, saat onüç otuz. Çarsi dönüsümde Filiz’i tarlada dolasir bulunca atliyorum jeepten. Yüzü acili... Ya onlardan ya bizden bir "karahabar"di bu, konusamiyor, yanitlayamiyor sorumu, neden sonra sadece "Feyzullah" diyor... On üç haberlerinde radyo duyurmus. Ve TV’de, yirmi üç haberlerinde ozan o pek sevdigi mavi gömlegi sirtinda çalip söylüyor, hem de en sevdigimiz bir parçasini: "Eyvallah dostlar" Bu, benim gazeteden ayrildigim gün yazima koydugum baslikti. Sabahin köründe temizlik yapan isçileri "teftis" etmis, zira isçilere çalip söylemek kaldirilmisti ve sabahin köründe bir duvara oturup dinlenirken o canim yüregi duruvermis! O simdi, Mamak’ta, Belediye’nin yaptirdigi Feyzullah Çinar Parki’nda kocaman bir heykeliyle de yasiyor. Çamsih Sahin köyünde, yirmi iki yil önce Cürek Maden Isçileri grevinde tanidigim halk ozani Hüseyin Gazi Metin’in evinde mihmaniz, o artik "dede"dir ve esi Feyzullah’in bacisidir. Eve giriste soldaki ilk odada bir "hatun" var, girip çiktikça eve, odaya giriyor, sarilip öpüyorum bu hatun kisiyi, gözleri dogustan sürmeli. O da sariliyor boynuma, öpüyor, kokluyor ve aciyla soruyor: "Senin gardasin nitti bööle, nitti haa?" "Altunana" doksanin üzerinde, küsurati ya alti ya yedi imis!. Armagan getirdigim bir siyah / beyaz fotografi koklayip öpüyor, sonra katlayip dösüne sokuyor. Bu fotograf, ogul Feyzullah ile "gardasinin" tek fotografidir; yine soruyor basini yukari çevirip: ‘Niye ben degil de o?’ Fotografi aliyor dösünden, sariliyoruz, Filiz denklansöre basiyor. Çamsih Halk Ozanlari Senligi Cam kirin / cam çerçeve masa kirin ama asla, ama asla gönül kirmayin, onarmasi öyle zordur ki. Çamsihlilar üç yildir el ederler senlige gel diye, nasil, nasil bir rastlantidir bu; o tarihlerde ya sergilerimiz ya da söylesiler için Avrupa’dayiz! Söz verdik bu yil için, islerimizi ona göre ayarlayacagiz, bu söz’dür ve sözde durmak ne keremdir bilir misiniz? Gazipasa / Antalya arabayla, Antalya / Ankara uçak ile... Ankara’dan da Sivas uçagina.Feyzullah’in yegeni Rüstem Metin ve avukat / yazar Ismail Metin kapiverdiler bizi havaalanindan alici kuslar gibi. Anlatimsiz bir ikram izzet!.. Çaylar, kahveler kolanyalar ardi ardina, Madimak Oteli biraz ötede, onarilmis. Yolda çocuklara ögüt veriyorum: "Bakin ey canlar, siz siz olun bidaha buraya gelip tikinmayin... Yakmaktan vazgeçmisler anlasilan, bu kelli ikramla öldürecekler." Tatli tatli gülünür, bunun acisi da var, gülmeler öyle oldu. Sonra malum, yüzlerce insan haykiriyor / çagiriyor: "Gel mavi gözlüm, gel... Gel Atatürk’üm gel.. Gel... Gel..." Acep gelir m’ola? Meraklisina not: (1) Mihman: Misafir, konuk; (2) Telli Kuran: Saz; (3) Görgü Cemleri: Musahiplik, yol kardesligi töreni. Ey okur: Yarinki yazi Hüseyin Abdal’in atalarini ve bir kolunun uzandigi Malatya ili Akçadag ilçesi Kürecik Bucagi’na bagli Kör Süleyman Köyü’nde olup bitenleri anlatir.

 

ASIK HÜDAI

ASIK HÜDAI “Sevgi Bizim Dinimizdir” ve “Bütün Evren Semah Döner” dizelerinin yaraticisi, Ozan Hüdai 22.11.2001 günü Ankara’da Hakka yürüdü. Ölümsüz dizeleri hep yasayacak. Asiklar Dini Dost ile dosta yanmisiz Servet ile övünmeyiz Hak deyip Hakk’a dönmüsüz Cennet için dövünmeyiz Bütün evren semah döner Askindan günesler yanar Aslina ermektir hüner Bes vakitle avunmayiz Cananimiz canimizdir Teni bizim tenimizdir Sevgi bizim dinimizdir Baska dine inanmayiz Hakir görmeyiz insani Cümlemizin birdir cani Siir, müzik Hak lisani Çalar söyler usanmayiz Hüdai'yim Hüda'miz var Pir elinden bademiz var Muhabbetten gidamiz var Ölüm ölür biz ölmeyiz Asik Hüdai ALI MATUR: Alevilikte Saz ve Söz Bütün Evren semah döner Askindan günesler yanar Aslina ermektir hüner Bes vakitle avunmayiz.( Asik Hüdai ) 1400 küsur yildir süregelen Alevi inaci, çikisindan günümüze özü itibariyla binlerce kere haksiz egemenlerin zoruna, zülmüne ve hismina ugramistir. Özü itibariye dedik; çünkü insanligin özünde masumiyetin ve mazlumlugun bileskesi olan hak bariniyor. Dikkat edilirse hiç bir dönem gerçek hak arayicilari iktidar olmadi. Ama hak için kellesini vermekten kaçinmamis, bu ugurda sürekli mücadele etmistir. Örnekleri Alevilik tarihinde çoktur. Çünkü iktidar olmanin kosulu haksizliktir, talandir, zulümdür. Bunun karsisinda durmanin bedeli hançerlenmek, ipe gitmek, yüzülmek, yakilmak, sürgün ve soykirim olmustur. Iste Kerbela'dan günümüze zalimlerle varlik içinde onursuzca 3 gün fazla yasamayi degil, mazlumun yaninda olup yarini kurtarmak için serefli ve onurlu ölüm tercih etmis, hakla bir olup hakka yürümüstür. Evet konumuz saz ve sözdü. Her nedense yoluyla, erkaniyla, felsefesiyle, tarihiyle, günümüze kadarki yasam biçimiyle net olan Aleviligi dondan dona koydular. Efendim gerçek müslümanmisiz, yok efendim namaz bizimmis de bizden almislar. Iste gerçek Türk bizlermisiz de... Yine Aleviligin hosgörüsünde, hümanizmasinda özünü bulan Hünkar Haci Bektas-i Veli'nin, "Incinsen de incitme" sözünü çarpitip dayatarak direnisçi ruhunu özünden bosaltarak samar oglani yerine koyup kaderciligin ve teslimiyetin proto tipi haline getirdiler. Hasa, müslüman kardeslerimizle ve kutsal kitab Kurani Kerim'le Alevilerin hiç sorunu olmamistir. Yine biz Kürt Alevilerine dayatilan Türklestirme oyun ve entrikalarina ragmen zitla Türk kardeslerimizle sorunumuz olmamistir. Kaldiki Alevilik bir inançtir inancin da milliyeti olamaz. Bunu kimin neden yaptigini çok iyi biliyoruz. Çünkü günümüzde de Yezitler var ve günümüzde de her yeri Kerbela'ya çevirdiler. Alevilikten söze gelelim: Hani tanidigimiz malum yobaz güruhlar derler ya: "Aleviler, kizilbaslar din, imam, kitab tanimaz." Hasa! Oysaki dinimiz sevgidir bizim, imanimiz ve inancimizla bütünlesen benlige lanet okuyan biziz. Kitabimiz hakki insanda bulup hak ile olan insandir. Evet tarihe isik tutmus yüzlerce Alevi ozaninin her biri bir inci olan binlerce deyisi var. Bunlari yazan insandir, bahsini ettigimiz bu dizelerin adi Sözdür ve Alevilikte insanin kendisi dilli kurandir. Yine ayni gerici emellere maruz kalan, 'çalinmasi günahtir' denilen yüz yillar boyu nesilden nesile geçen ozanlarin bütünlestigi ibadetlerde ( cemlerde) zakirlerin dua, özdeyis esliginde selpe vurup kendinden geçtigi Pirin hak nefesiyle cosa gelen taliplerin husu içinde zikr edip inanciyla bulusturan telli kuran baglamadir. Iste Alevilikte iki kuran vardir: Dilli kuran ve telli kuran. Sürçilisan ettiysek af ola, siz degerli canlara selam ve saygilarimi sunuyor Yassi Muharrem orucunuzun makbul olasini, ayni zamanda barisa ve kardeslige vesile olmasini niyaz ediyorum. - Asik Hüdai'nin yananlara sözü? YANANLARA! Kerem oldum yaniyorum Köze teslim oldum gardas Yana yana donuyorum Buza teslim oldum gardas Gerçek hedefimden sasmam Kaynar kazanimdan tasmam Disla kabukla ugrasmam Öze teslim oldum gardas Aglayana gülüyorum Gözyasimi siliyorum Tenesire geliyorum Beze teslim oldum gardas Hüdai'yim derin daldim Sonsuzlukta karar kildim Bedenimden ayri kaldim Size teslim oldum gardas Erenler Zehir Getirin Balinan Öldürmen Beni Bagrima Diken Batirin Gülünen Öldürmen Beni 1940 yilinda Maras’ in Göksun ilçesinin Yogunoluk köyünde dogdu. 11 yasindan itibaren irticalen siir söylemeye basladi. Yasli ve usta asiklarin yaninda kendisini yetistirmistir. Küçük yasta babasini yitirir. Okumayi yazmayi birçoklari gibi Hüdai de askerlikte ögrenir. Iki yil Konya da yapilan asiklar bayramina katildi. 1968 yilinda siir dalinda birinci olarak Fuzuli ödülünü aldi. 1969 da atisma ve siir dallarinda ikinci olarak Dadaloglu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmistir. Siirleri iç dünyasini yansitir. Tasavvufa yönelmistir. Siirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyis güzelligi vardir. 23 Kasim 2001 tarihinde aramizdan ayrildi... DUYGULAR DÖNÜSTÜ SÖZE Erenler Zehir Getirin Balinan Öldürmen Beni Bagrima Diken Batirin Gülünen Öldürmen Beni Hiçlik Aleminde Mestim Varlik Sevdasini Kestim Yokluk Benim Eski Dostum Malinan Öldürmen Beni Yar Diyerek Yana Yana Can Teslim Ettik Canana En Yakinim Kiysin Bana Elinen Öldürmen Beni Bir Asktir Düstü Özüme Yanarim Kendi Közüme Leyla Görünüp Gözüme Çölünen Öldürmen Beni Duygular Dönüstü Söze Yanik Seda Isler Öze Dertli Dertli Vurup Saza Telinen Öldürmen Beni Hüdaiyim Daldim Gama Saldi Beni Demden Deme Asin Kesin Yüzün Amma Dilinen Öldürmen Beni

 

ASIK IBRETI

 DOGUMU : 1920 dogumlu olan Asik Ibreti'ye Hidir adi konulmus. Asil adi Hidir Gürel olan Asik Ibreti'nin dedeleri Malatya'nin Akçadag ilçesinden kalkmis, Kayseri'nin Sariz ilçesine bagli Kirkisrak köyüne gelip yerlesmis, babasinin adi Ali annesinin adi Sultandir. Babasi o günün zor kosullarinda, at sirtinda köy köy dolasip meyve ve öteberi satarak geçimini saglarmis... Üç yasinda annesini kaybetmis ve öksüz kalmis, babasinin evlendigi Hatice isimli ikinci annesinden bes kardesi dünyaya gelmis. ...Ibreti henüz onyedi onsekiz yaslarindayken evlenir, hanimi teyzesinin kizi Sultandir. Köskerlik (ayakkabi tamirciligi) yapar ve giderek ayakkabi üretimiyle geçimini saglar. ...3 yil askerlik yapar ve bu sirada babasini da kaybeder. Askerlik dönüsü Maras'in Afsin ilçesine giderek onsekiz gün gibi kisa bir zamanda biçki, dikis ögrenen Ibreti Sariza döner bu sanatini da onsekiz yil devam ettirir. Bu arada saza söze büyük ilgi duyar okuma meraki artar. Geceleri gaz lambasinin isiginda sabahlara dek okudugu günler olur ve böyle kendini yetistirir. Ibreti, bu gayretli çalismasinin yani sira pes pese alti çocuk sahibi de olur. ...Daha sonra Elbistana göçüyor, burada fotografçilik meslegini sürdürürken 1967'de patlak veren Elbistan olayinda Alevilere saldiran fanatik bir gurubun saldirisindan Ibreti de nasibini aliyor. Dükkani tahrip ediliyor kendisi ise canini zor kurtariyor tekrar Sariza dönüyor ancak geçim darligi nedeniyle Istanbula göçüyor... ÖLÜMÜ : 5 Kasim 1976 tarihinde Hakk'a yürüdü

 

  ASIK IHSANI

 1930 yilinda Diyarbakir'da dogdu. Azerbaycan kökenli bir aileye mensuptur. Iki yasinda babasi Filit'i yitirdi. Anasi onu bin bir sikintiyla büyüttü. Biraz boy atinca anasiyla tezek topladi. Kaz çobanligi yapti. Bir seyhin müridi oldu. Gitmedigi yer, girmedigi is kalmadi. Doguda, toprak, Güneyde pamuk, Ege de yapi, Trakya da maden isçiligi yapti. Askerligini Erzurum da yapti. 1957'de Usak Seker Fabrikasina girdi. Orada Güllü sah (Sevim) ile tanisti. Asik Güllüsah'la uzun bir asiklik dönemi sonunda evlendi. Garip ve Elif adinda iki çocuklari oldu. Anadolu'yu kent kent, kasaba kasaba dolastilar. Hatta köylere bile gittiler. Birlikte bir çok türküler, ezgiler söylediler. Halk siirini yaydilar, sevdirdiler, yasattilar. Sesiyle, sözüyle, saziyla durmadan yilmadan politika yapti, senliklere katildi. Toplumun çesitli sorunlariyla toplumsal ve ekonomik konularla ilgili birçok siirler yazdilar. Bazi siirlerinde suç ögeleri görülerek hakkinda cezai sorusturmalar yapildi. Birkaç kez tutuklandi. Siyasetle ugrasti. Sonradan kapatilan Türkiye Isçi Partisine girdi, faal olarak çalisti. Siirlerini Agali Dünya, Yazacagim, Bakalim Hele isimli kitaplarda toplayarak yayinladi. Halk siiri gelenegiyle toplumcu görüsü birlestirdi. Kendine özgü vurucu bir deyisi gür bir sesi vardir. Gözü peklikle konulara girer. Etkileyicidir. Doyurucu bir mantikla konulari isler.

 

ASIK MAHZUNI SERIF

ASIK MAHZUNI SERIF 1940'in baslarinda Mahzuni Serif bu köyde dogar. Barginekli Aguçan Türkmenleri'nden olup, nene tarafi Varto / Hormekan Asireti'nden Razey'e (Irazca hatun) mensuptur. 1940'li yillarda, Berçenek'te ilkokul olmadigi için Mahzuni, Elbistan'in Alembey Köyü'nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur'an egitimi alir, Eski Türkçe okur, yazar. Ancak, 1956 yilinda köye gelen ilk okuldan, mezun olduktan sonra Mersin Astsubay Okulu'na gider. 1960 yilinda Ankara Ordu Donatim Teknik Okulu'nu bitirir. Basarisinin geregi Kuleli Askeri Lisesi'ni ayni yillarda hak etmesine karsilik, toplumculuga ve halk edebiyatina gönül verdigi ve Alevi oldugu için ordudan ihraç edilir. 1961 yilindan itibaren yüzlerce plak, kaset yapar. Hakkinda yazilan ve yazdigi kitaplar uluslararasi edebi tartismalara konu olur ve 1998 yilinda dünyanin, yasayan üç büyük ozani arasinda birinci sirayi alir. ....1940'li yillarin basinda dogan Mahzuni Serif, elini sazina attigi günden itibaren bu tarihi bilmekte gecikmemis ve sürüp geldigi ecdadi yolunda fire vermemistir. Geçmisinde yapilan zulüm ve adaletsizlige kin beslememis olup, Yezit sözcügünü yalniz Hz.Hüseyin'i sehit eden Emevi zalimi için kullanmis ve hiç bir sünni dostuna Yezit yakistirmasini reva görmemistir. Mahzuni'nin, Orta okul yillarindan itibaren begendigi, demokrasi ve sosyalist mantik onu gelecegin en tutarli terbiye kaliplari olarak muhafaza etmislerdir. ...Mahzuni Serif, kendisini dünya kültürleri içinde bir parça mazlum milletler içinde bir birey olarak tanimlamis ve bu iki gerçekten yola çikarak, dönmeden devam etmistir. ...Mahzuni'yi yakindan tanimak, O'nun eserlerini çok iyi dinlemekten ve özümsemekten geçer. Kendisinin söyledigi gibi "benim söylediklerim ne ise ben oyum". Gerçekten de Mahzuni ürettikleri eserlerle topluma ve dünyaya çok önemli iletiler vermistir. Önemli olan bu iletiyi algilamak ve bu iletileri topluma sunmaktir. Mahzuni ordudan ayrildiktan sonra toplumsal, siyasi konulari ele alan; geleneksel halk siirini devam ettiren ve diger yanda protest siirlerle halkin sorunlarini dile getiren; halk asigi veya halk ozanligina basladi. 12 yasindan bu yana bu gelenegi devam ettirmektedir. Saz çalmayi amcasi Asik Fezali (Behlül Baba) dan ögrendi. Kahramanmaras'in Afsin Ilçesi... Afsin'in Berçenek Köyü... Köyün sahibi tek kisi, yani bir aga. Köydeki Zeynel Cirik, agaya çalisan bir irgat. Ana Döndü ise ot toplayarak ailenin karnini doyurmaya çalisan cefakar bir kadin. Bunlarin 1940 yilinda bir ogullari oluyor, adini Serif koyuyorlar. - Babamin dedigi dogruysa ,anamin da dedigi dogruysa 1943 yilinin ocak 3'ünde Afsin' e bagli Berçenek köyünde dogmusum. O siralarda dogum tarihi kimin umurunda ki... Bu yüzden Serif'in dogum tarihi 1940 yerine 1943 yaziliyor. Berçenek nasil bir köy? Iste anlatiyor Mahzuni: - Köyde ilkokul yokmus o zamanlar. Belli bir yasa gelen çocuklar Elbistanin Alembey Köyü'nde Haci Lütfi Efendi' nin açtigi Hafiz Kuran kursuna gidermis.Yasim, ögrenim çagina geldiginde babamin istegi üzerine ben de Lütfi Efendinin medresesinde hafiz kursuna devam etmek üzere Alembey köyüne gittim, geldim... Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner. Haci Lütfi Efendi hiç çekinmeden, caninin istedigi sekilde, bilmedigimiz dillerle, bilmedigimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan. Arapçayi o zaman ögrendim. Simdi Arapça yazip okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üç buçuk sayfada kaldim... - Derken köye egitmen, ardindan ögretmen verildi. Devam ettigim ilkokulu süresinde bitirdim. Asker olmak istedi: - Gün oldu gönül bir seye takildi. O da su: Arada sirada Afsine,Elbistana subay kiyafetiyle dolasan genç çocuklar görürdüm. Bunlar assubay okulu ögrencileri idi. Çevrenin etkisiyle olacak, askerlige karsi büyük ilgim vardi. Tutturdum, ille ben de assubay olacagim, diye. Bu istegim yerine geldi. Ögrenim görmek, "subay olmak" için Mersin 3.Assubay Hazirlama Okuluna basladim. - Bu arada sunu da belirteyim: Ben daha 10-12 yasinda önlüklü bir ilkokul ögrencisi iken dayimin kizi Emine ile nisanlanmistim, yine babamin ve akrabalarin istegiyle. Imam nikahi ile evlendigi karisindan Zeliha adinda bir kizlari olur. - 1956 yilinda girdigim Mersin Assubay Hazirlama Okulunu 1959'da iftiharla bitirdim. Ordonat Tekniker sinifina ayrilarak sinifina ayrilarak Ankaraya Ordonat Tekniker Okuluna geldim. Bu okul simdi benim yargilandigim okuldur; isin daha ilginç yani, bugün yargilandigim salon benim sinifimdi. Burada çok kisa süren bir egitim-ögretimden sonra Sivasa gönderildim. Ekreol Tepede bes ay stajerlik yaptim. - 1960'ta ihtilalde payimiz oldu. Cemal Babanin emrinde biz bir grup genç silahlandirildik. Diskapi bölgesi bize verildi. Yil 1960 in kasimi oldu. Bugün yargilandigim eski okulumun meydaninda bana ilk Atatürk ödülü verildi. O günün hatirasi olarak. Günün Ordonat Daire Baskani Resat Ülgenalp in imzaladigi ve gözlerimi öperek verdigi kitabi hala saklarim. - 27 Mayisin verdigi ruhla olacak askerligi daha da sevmeye basladim. Basarilarim beni bir yere dogru hizla sürüklüyordu. - Gün geçti ben de "HALKÇILIK" ruhu daha agir basmaya basladi. Bu arada dayimin kizi Emine ile evlenmistim. Bir kizimiz olmustu. Mutlu degildim, anamin babamin karari ile zorla evlenmistim. Çok sürmedi bu. Imam nikahi ile evlendigim karimi bir mektupla bosadim. - Simdi bagimsizdim bir ölçüde. Halçilik ruhu beni baska yerlere sürüklemeye baslamisti. Sazi 1955-56 yillarinda okuldayken ögrenmeye baslamistim. Siirler yazmaga, türküler söylemeye basladim. Buda pek uzun sürmedi. Okulu terk etmek zorunda kaldim. - 1961 yiliydi. Ankara'da Italyan asilli Sovina (Suna) isimli bir kizla tanistim. Onunla evlenmeye karar verdim. Daha 14 yasindaydi Suna o zamanlar. Yasalara göre evlenmemiz mümkün degildi. Suna'yi kaçirip, köye götürdüm... Annesi, babasi sikayet etmis... Bir yandan 14 yasindaki kiz kaçirmis bir kisi, bir yandan okul kaçagi, bir yandan da askere gitme çagi gelmis bir asker kaçagi olarak araniyordum. Bu ask, gazetelere bile geçer. Mahzuni, adini Suna yaptigi Sovina'yi çok sever. Bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adli üç çocugu olur. Gel gör ki Suna, Mahzuni'nin bir arkadasi tarafindan kandirilir, evi terk eder. - Yillar yillari kovaladi. Sazimla bas basa kaldim. Ankara' da oturuyordum. Saz çalarak, siir yazarak kendimi yetistirmeye çalisiyordum. - Serüven serüven üzerine geldi, geçti... Yil 1963 oldu. "Doguda Kitlik Var" in yazari Halil Aytekin' le tanistik. Onun araciligi ile Fikret Otyam' i bulduk... Benim ilk gazeteci dostum Fikret Otyam oldu. Yardim etti bize. Hürriyet Gazetesinden Cüneyt Arcayürek' e gönderdi. Basindan benim hakkimda ilk yazi Cüneyt Arcayürek 'in imzasi ile Hürriyette çikti. - Bu dönem TIP' in kurulus yillarina rastliyordu. TIP yöneticileriyle iliski kurduk. Bize yalniz onlar sahip çikiyordu. Baska kimseyi tanimiyorduk, bizimle ilgilenen yoktu. - Bir Asiklar Dernegi kurmamiz gerekti. Nedeni de su idi. Türkiye de halk ozanalri sürekli ezilmislik, yoksulluk içinde yasamislardi. Bu durumdan tamamen olmasa da kurtulmalari gerekti. Örgütlenmeleri gerekiyordu. Biz bu gerekeni yaptik. Asiklar Dernegini kurduk. Sesimizi duyurmaya, çesitli yerlerde konserler vermeye çalistik. Bu çabalarimizda da basarili olduk. Dost Fikret Otyam' in ve Gazeteciler Sendikasi' nin destegi ile konserler verdik. - Zamanin turizm bakani Nurettin Ardiçoglun' a çiktik, yardim istedik. O zaman TRT dogrudan turizm bakanligina bagli idi. Radyodan N.Ardiçoglu' nun direktifi üzerine Asik Ihsani' ye Kul Ahmed' e ve bana söyleme izni verildi. Sendikanin destegi ve yardimiyla konserler verdik. Bunlarin en önemlisi Büyük Sinemada verdigimiz konserdi. Büyük ilgi toplamisti. Çabamiza destek oldu. Ondan sonra sesimizi yavas yavas duyurmaya basladik. Ve bu da uzun sürmedi sonunda... Önceleri ozanlarin seçildigi Türk Halk Ozanlari Derneginin basina avukatlar getirilmeye basladi. Ilk kadersizligimiz bu oldu. Dagildik ondan sonra da... Fatma Özdemir. Fatma, Elbistanli'dir ve uzaktan Mahzuni ile akrabadir. Mahzuni, Fatma'yi begenir, sever ve ister. Gel gör ki ailesi, çocuklu ve basi belali bir adama kiz vermek istemezler. Sonunda Fatma, Mahzuni ile evlenir. Yil 1971'dir. Fatma, Mahzuni'nin siirlerine Fadime olarak girer. - Bana bir mücadele gerekiyordu. Kime ve neye karsi? Gün geçtikçe görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya basladim. Bütün benligimle kendimi saza verdim. Çaliyordum, söylüyordum ama çalismalarima bir yöntem vermem gerekiyordu. 1971 yilinda askeri darbe sonucu Süleyman Demirel hükümeti devrilmis, Nihat Erim baskanliginda bir hükümet kurulmustu. Bu hükümet sol kesime karsi siddetli baski uygulayinca Mahzuni Serif türküyü patlatmisti. Çikardigi 45'lik plak, 'Erim erim eriyesin/Sürüm sürüm sürünesin' diyordu. Ne demek o zaman basbakana böyle türkü yakmak. Hemen tutuklanir ve 10.5 ay cezaya çarptirilir. - Deniz Gezmis ve arkadaslarinin asilmasini protesto için, "Erim Erim eriyesin" diye bir Türküden yargilanirken, Mahkeme Baskani, "Erim'in plaginin çalinmasini" istedi. Olayin ilginç yanina bak! - Bütün heyet, gazeteciler ve dinleyiciler herkes orda. Plagi koydular. Hakim, yargilamayi unutmus, kalemi almis eline tempo tutuyor! Ben de güldüm tabii bu duruma. Gülünce hakim beni azarladi. Savci da ona katildi. "Bak, mahkemeyle alay ediyor, gülüyor" dedi. Siz olsaniz nasil gülmezsiniz? - O zaman rahmetli Basbakan Nihat Erim'in ifadesi geldi. - "Bir halk ozani, Basbakan'i sevmek mecburiyetinde degildir." gibi bir ifadede bulunuyordu. Erim, sikayetçi olsaydi 4 yil yerdim. Olmadigi için 10.5 ay yattim. Yil 1972. Mahzuni Serif, elinde sazi, Sivas'in Sivrialan Köyü'ne Asik Veysel'i ziyarete gider. Asik Veysel'e Mahzuni'nin geldigini söylerler. Mahzuni içeri girince Veysel Baba ayaga kalkar. Yanindakiler sasirirlar. Çünkü Asik Veysel o tarihe kadar kimseyi ayakta karsilamamistir. Veysel Baba'ya neden Mahzuni'yi ayakta karsiladigini sorarlar. Veysel Baba'nin cevabi çok açiktir: - 'Susun, gelen Pir Sultan olsa gerektir!' Mahzuni bu, durmaz ki bu kez 1973 yilinda halki suça tesvik etmekten tutuklanir. Ankara'da Sikiyönetim Mahkemesi'nde yargilanir. Fatma Hanim, o günleri anlatirken diyor ki: - 'Mahzuni ile evliligimizden Derya, Ali, Seyda, Yetis adli dört çocugumuz oldu. Gel gör ki çok çektik. Evlendikten 6 ay sonra onu tutukladilar. Derya'nin dogdugu gün tahliye oldu. Çocuk 27 günlük iken yeniden tutukladilar. - Antep'teyiz... Neset Ertas evimize misafir gelmis. Geceleyin köylü kiyafeti giymis birileri geldiler, Mahzuni'yi aldi götürdüler. Polis, candarma onun pesinde. Sanki ülkeyi biz batirmisiz. Öyle bir baski, öyle bir baski. Mahzuni bir gün disarida ise iki gün içeride. Iste böyle geçti hayatimiz.' Mahzuni Serif bu tutuklamalardan birini söyle anlatiyor: - Simdi "Hey Arapça okuyanlar/Allah Türkçe bilmiyor mu?"nun sözcügü, hukuken yasak olmadigi halde , 70'li yillarda "Solcu Asik Mahzuni Serif" namiyla dolastigimdan, Savci; "Efendim Allah Türkçe bilmiyor mu?" demekle, Allah'i dil, dudak, kafa sahibi ediyor. Bu bir insan oluyor. Insan olunca tabii maddeci görüse Tanriyi insan yaratir. Mahzuni bunu yaymak istiyor."dedi. - Ben de savunmamda, "Tanrinin çok daha kadir oldugunu, ama avukatlik müessesinin de tanitilmasi gerekiyor. Iste her ulusun hukukunda avukatlik, mazlumun hakkini simgeleyen bir temsilcidir. Burda Tanri müvekkil durumundadir, Savci avukat durumundadir. Halbuki o daha küçültüyor. Tanri, kendi hakkini kullanmiyor, avukata devrediyor" dedim. - Son olarak da sunu söylemistim: "Tamam adalette bir nizam vardir, yüzlestirme olayi. Getirin Tanri'yi benden sikayetçiyse, ben de hakkima raziyim."dedim. - O zaman da, "Aklimin yerinde olup olmadigina" dair rapor istediler. Mahzuni Serif, hizla ünlenince daha 1970'lerde baska türkücüler ve pop sanatçilari onun eserlerini okumaya basladilar. Ersen ve Dadaslar, Edip Akbayram, Cem Karaca, Selda gibi pop sanatçilari, onun tutulan türkülerini okuyarak ünlerine ün katmislardi. Yeni yetisen birçok ozan da onu taklit ediyordu. Mahzuni Serif de diger büyük sanatçilar gibi duygularini aklinin önüne geçiren insanlardandi. Bu yüzden hayati boyunca istismar edildi. 1980 askeri darbesinden sonra da Mahzuni topun agzindaki isimlerden oldu. Mahzuni Baba, bu tarihlerden sonra bir yandan türkü biçiminde yenilikler yaratti. Domdom Kursunu gibi çok popüler olan eserler verdi. Öte yandan da O, kendisini yaratan Alevi gelenegine daha derinden bir dönüs yapti. O, artik 12 Imamlar için düvazimam söylüyor; Haci Bektas Veli'den yardim dileniyordu.

 

 ASIK VEYSEL

Asik Veysel Dogum Yeri: Sarkisla Dogum Yili: 1894 Asik Veysel, hayatini anlattigi bir siirinde "Üçyüz-onda gelmis idim cihana" diyor. Yil 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bagli Sarkisla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmis. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarindaki Ayipinar merasina koyun sagmaya gittiginde; oracikta bir yol üstünde dogurmus Veysel'i. Göbegini de kendi eliyle kesmis. Yaman kadinmis Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarip yürüye yürüye köye dönmüs. Babasi Ahmet; bebenin adini Veysel koymus. Yillar geçmis aradan büyümüs, konusmus, yürümüs Veysel çocuk. Böylece yedi yasina varmis. O yil bir çiçek hastaligi salgini olmus Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmis. Sol gözünde, cicegin beyi çikmis kendi deyimiyle... Göz akip gitmis. Sag gözüne de perde inmis, önceleri. Yalniz isigi seçebiliyormus, bu gözüyle. Babasina "Çocugu Akdagmadeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var." demisler. Sevinmis Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasini birakmamis Veysel'in. Bir gün inek sagarken babasi yanina gelmis. Veysel ansizin donuverince; yakinda bulunan bir degnegin ucu öteki gözüne girivermis. O göz de akip gitmis böylece. Veysel'in Ali adinda bir agabeysi ve Elif adinda bir kiz kardesi varmis. Hepsi çok üzülmüsler Veysel'in kotu kaderine. Babasi merakli adammis. Halk ozanlarindan siirler okuyup ezberleterek avutmaya çalismis oglunu. Sivas'in köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sira gelip Ahmet emminin evine ugrarlarmis. Veysel ilgiyle dinlermis calip söylediklerini. Babasi, oglunun ilgisini görünce; bir saz alip vermis ona. Ilk saz derslerini, babasinin arkadasi olan Çamsih'li Ali Aga'dan almis. Ve gitgide, kendini iyice saza vermis Veysel. Unlu Halk ozanlarinin siirlerini çalip söylemis bir zaman. Yirmibes yasindayken (1919) anasi, babasi Veysel'i Esma adinda bir kizla evermisler ve kisa sure sonra ikisi de göçüp gitmis bu dünyadan (1921). Aci üstüne aci gelmis, ama bitmemis talihin kotu oyunu. Ikinci çocugu on günlükken, anasinin memesi agzina tikanarak ölmüs, ardindan da karisi yanasmalariyla evden kaçmis. Bu olay çok koymus Veysel'e. Daha dertli olmus ve iyice içine kapanmis. Karisi koyup gittiginde bir kizi varmis Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemis. Iki yil kucaginda gezdirmis Veysel, ne çare o da yasamamis. Bu siralar Veysel'i yeniden evermisler. Bu karisi çocuk vermis Asiga. Biri olmus, iki oglan, dört kiz, altisi sag. Onlar da 18 torun vermis Veysel'e. Asik Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yil dönümüne rastlayan 1933 yilina kadar, baska ozanlarin siirlerini çalip söylemis. Kendi deyislerini söylemekten utanir, çekinirmis. O yillarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanimis Veysel'i. Onun isik tutuculuguyla Veysel'in siirleri aydinliga kavusmus. Veysel; sairliginin gelismesinde Tecer'in büyük yardimlarini gördügünü söylerdi her zaman. Veysel'in gün isigina çikan ilk siiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söyledigi: "Türkiye'nin ihyasi Hazreti Gazi" misrasiyla baslayan siirdir. Bundan sonra bütün yazdiklarini calip söyler olmustu. 1933 yilina kadar, köyünden disari hemen hemen hiç çikmadigi halde; bundan sonra bütün yurdu dolasmis, yurdunun çesitli sehirleriyle kasabalarini, köylerini yakindan tanimistir. Halk ozanlarindan en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi. Çagimizin ozanlarindan Ahmet Kutsi Tecer'in ayri bir yeri vardi Veysel'de. Onun araciligiyla Koy Enstitülerinde bir sure saz ögretmenligi de yapmisti Veysel. Sirasiyla Arifiye, Hasanoglan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpinar Koy Enstitülerinde bulunmustu. 1952 yilinda Istanbul'da büyük bir jübilesi yapilan Asik Veysel'e 1965 yilinda Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birligimize yaptigi hizmetlerden dolayi" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylik baglamisti. Veysel'in bir baska özelligi daha vardi; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve agaci olmadigi halde, Sivrialan'da ilk meyve bahçesini o yetistirmisti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayisiya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardi. Veysel, kardeslerinin yardimiyla bu bahçeyi yapmaya basladigi zaman köylüleri "Atalarimiz bunca yil böyle bir is yapmamislar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkisti?" demisler. Birkaç yil sonra agaçlar yetismis, meyve vermis. Köylüler önceki dediklerini hatirlayip utanmislar ve bu defa "O kor degilmis, meger kor olan bizmisiz diyerek Asik Veysel'i kutlamislar. iste böylesine uzagi gören bir insandi o... Yetmis yil karanlik bir dünyada yasadi (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlik gözlerindeydi yalniz, içi apaydinlikti, siirleri de öyle... Halk siirimizin bu güçlü ozani yarim yüzyili askin bir sure yazdiklariyla, calip söyledikleriyle çevresine isiklar saçti. Sanirim simdi de mezarinda son uykusunu isiklar içinde uyuyordur. Yalniz çagimizda yasayanlar degil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatirlasin" siirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardir.

 

ASIK VEYSEL (*)

   Asik Veysel Satiroglu, 1894’te Sivas’in Sarkisla ilçesine bagli Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya gelis öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocugun yasadigi olagan bir dogum biçimidir. Ama, bugün özellikle disaridan bakanlar için ilginçtir, olagandisidir. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarindaki Ayipinar merasinda koyun sagmaya giderken sancisi tutmus, oracikta dünyaya getirmis Veysel’i. Göbegini de kendisi kesmis, bir çaputa sarip yürüye yürüye köye dönmüstür. Veysellere yörede “Satirogullari” derler. Babasi “Karaca” lakapli, Ahmet adinda bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldigi siralar, çiçek hastaligi Sivas yöresini kasip kavurmaktadir. Veysel’den önce, iki kiz kardesi çiçek yüzünden yasamlarini yitirmistir. Yedi yasina girdigi 1901’de Sivas’ta çiçek salgini yeniden yayginlasir; o da yakalanir bu hastaliga. O günleri söyle anlatiyor: “Çiçege yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmisti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadina göstermeye gitmistim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayagim kayarak düstüm. Bir daha kalkamadim. Çiçege yakalanmistim... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çikti. Sag gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya basima zindan.” Bu düsmeden sonra Veysel’in bellegine bir de renk isler: Kirmizi. Düserken büyük bir olasilikla elinde siyrik oluyor, kaniyor. Bunu esi Gülizar Ana söyle anlatiyor: “Bilinmez degilsin, renklerden yalniz kirmiziyi hatirladi. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastaligina yakalanmadan önce düsmüstü. Kan görmüstü. Kanin rengini hatirlardi yalniz. Kirmiziyi... Yesili de elleriyle bulur ve severdi.” Sag gözünün görme sansi varmis, isigi seçebiliyormus bu gözüyle o siralar. Yalniz yakinlardaki Akdagmagdeni’nde doktor varmis. Babasina “Çocugu Akdagmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demisler. Sevinmis babasi. Ne var ki, olumsuzluklar yakasini birakmamis Veysel’in. “Bir gün inek sagarken babasi yanina gelmis. Veysel ansizin dönüverince; babasinin elinde bulunan bir degnegin ucu öteki gözüne girivermis. O göz de akip gitmis böylece.” Ali adinda bir agabeyisi ve Elif adinda bir kizkardesi varmis Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüs, günlerce gözyasi dökmüs bu hale. Bundan böyle bacisi elinden tutarak gezdirmeye, dolastirmaya baslar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadir Veysel. Emlek yöresi olarak adlandirilan Sivas’in bu âsigi/ozani bol diyarinda, Veysel’in babasi da siire merakli, tekkeyle içli-disli biriymis. Veysel’in dertlerini birazcik da olsa unutacagi bir ugras olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarindan da siirler okuyup, ezberleterek avutmaga çalisirmis oglunu. Ayrica yöre ozanlari da zaman zaman babasi Satiroglu Ahmet’in evine ugrar, çalip söylermis. Merakla dinlermis bunlari Veysel. Komsulari Molla Hüseyin de sazini düzenler, kirilan tellerini takarmis. Ilk saz derslerini babasinin arkadasi olan Divrigi’nin köylerinden Çamisihli Ali Aga’dan (Âsik Alâ) almis. Kendini de iyice saza vermis; usta mali siirlerden çalip söylemeye baslamis. Karanlik dünyasini aydinlatan ozanlar dünyasiyla Çamisihli Ali tanistiriyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoglan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanlarin dünyalariyla tanisiyor böylece. “Âsik Veysel’in hayatinda ikinci mühim degisiklik seferberlikte baslamistir. Kardesi Ali de cepheye gitmis, küçük Veysel kirik telli saziyla yalniz kalmistir. Harp patladiktan sonra Veysel’in bütün arkadaslari, emsalleri cepheye kosuyorlar. Veysel bundan da mahrum... Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açilmistir. Arkadassizlik acisi, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artik küçük bahçesindeki armut agacinin altinda yatip kalkmakta, geceleri agaçlarin ta tepelerine çikarak içindeki derdini göklere ve karanliklara birakmaktadir.” O günlerini Asik Veysel söyle anlatir Enver Gökçe’ye; “Eve girerim, yüzüm asik: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasin diye, açamam. Onlar benim kafa tuttugumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farir gibi oldum.” Bunda biraz Anadolu’da “erkek oglan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliginin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun agirligi vardir. Sonradan söyle dizelestirir bunu: “Ne yazik ki bana olmadi kismet Düsmani denize dökerken millet Felek kirdi kolumu, vermedi nöbet Kiliç vurmak için düsman basina. Bugünler müyesser olsaydi bana Minnet etmez idim bir kasik kana Mukadder harici gelmez meydana Neler geldi bu Veysel’in basina.” Veysel’in annesi ve babasi seferberlik sonlarina dogru “belki biz ölürüz ve kardesi Veysel’e bakamaz” düsüncesiyle Veysel’i Esma adinda, akrabalarindan bir kizla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kiz, bir oglu oluyor Veysel’in. Oglan çocugu daha on günlükken annesinin memesi agzinda kalarak ölüyor... Veysel’in acilari bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye basliyor. 1921’in 24 Subat’inda annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babasi ölüyor. Bu arada bag, bostan isleriyle ugrasiyor. Köye de bir çok âsik gelip gitmekte, Karacaoglan’dan, Emrah’tan, Âsik Sitki, Âsik Veli gibi saz sairlerinden çalip söylemektedirler. Köy odalarindaki bu âsik fasillarindan Veysel de geri kalmamaktadir. Agabeysi Ali’nin bir kiz çocugu daha olunca çocuklara ve islere bakmasi için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bagrinda açilacak baska yaranin sebebi olacaktir. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardesi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk esi olan Esma’yi kandirarak kaçiriyor bu yanasma. Veysel’in acili yasamina bir aci daha ekleniyor böylece. Karisi bir basina birakip gittiginde Veysel’in kucaginda henüz alti aylik kizi varmis. Iki yil kucaginda gezdirmis Veysel onu, ne çare o da yasamamis. Bir siirinde dile getirdigi gibi: “Talih çile kadar sözü bir etmis, Her nereye gitsem gezer pesimde.” Bin katmerli acilar silsilesi kisacasi. “O artik alemden, bu diyardan uzaklasmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928’de en iyi arkadasi olan Ibrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’in Karaçayir köyünde Deli Süleyman isminde birisi âsigi bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim: “Bu adam, saz çalarim dinler, söze baslarim keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk aglasiyor, gel gitme’ diye elime ayagima düser. Nihayet dayanamadim, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.” Veysel’in köyünden ilk ayrilisi söyledir: Zara’nin Barzan Baleni köyünden Kasim adinda birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yasiyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’li Kalayci Hüseyin, Veysel’e yol arkadasligi ediyorlar. Dönüste Veysel, Hafik’in Yalincak köyüne ve Zara’nin Girit köyüne ugrayarak 9 liraya güzel bir saz aliyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaslari bir “üç kagitçi” grubuna yakalanarak bütün paralarini kaybediyorlar. Arkadaslari Veysel’in 9 lirasini da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adli bir kadinla evleniyor.” 1931 yilinda Sivas Lisesi edebiyat ögretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaslari “Halk Sairlerini Koruma Dernegi”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralik 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Sairleri Bayrami’ni düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yasaminda önemli bir dönüm noktasi islemeye basliyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanismasi hayatinda yeni bir baslangici isaretliyor. 1933’e kadar usta ozanlarindan siirlerinden çalip söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yildönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanlari cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine siirler düzmüsler. Bunlar arasinda Veysel de var. Veysel’in günisigina çikan ilk siiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyasi”... dizesiyle baslayan siir oluyor. Bu siirin gün yüzüne çikisi, Veysel’in de köyünden disariya çikmasi oluyor. O zaman Sivrialan’in bagli oldugu Agacakisla nahiyesi müdürü Ali Riza Bey, Veysel’in bu destanini çok begeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefali arkadasi Ibrahim ile yayan yola düsüyor. Karakista yalinayak, basi kabak yola çikan bu iki ari gönül, bu iki insan örnegi, üç ay yol çigneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanidiklarin evlerinde kirkbes gün misafir kaliyor. Destani Atatürk’e getirmek hevesiyle geldigini söylüyorsa da destani Atatürk’e okumak kismet olmuyor. Esi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemedigine bir, askere gidemedigine iki; yanardi ki o kadar olur...” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basimevinde destani gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayinlaniyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolasmaya, dolastigi yerlerde çalip-söylemeye basliyor, seviliyor, saygi görüyor. O günleri söyle anlatiyor: “Köyden çiktik. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankiri köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasil Edek?” diye düsünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Pasa Dayi var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dagardi diyorlardi, (simdiki Atif Bey Mahallesi) orada ev yaptirmis Pasa Dayi. Gittik oraya. Adamcagiz hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldik o zaman, Ankara’da, simdiki gibi kamyon filan yok. Bütün isler at arabalariyla görülüyor. At arabalari olan, Hasan Efendi adinda bir adamla tanistik. O, bizi evine götürdü. Kirkbes gün Hasan Efendi’nin evinde kaldik. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemegimizi, yatagimizi, herseyimizi saglar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanimiz var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasil ederiz? Ne yapariz?’ Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle islerle ilgili degilim. Burada bir milletvekili var. Adi Mustafa Bey, soyadini unuttum. Bu isi ona anlatmak gerek. Belki size o yardimci olabilir.’ Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattik. Öyle böyle bir destanimiz var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardim et!’ dedik. Dedi ki: -‘Amaan! Simdi saire falan önem veren yok. Kiyida kösede çalin çagirin. Geçin gidin!’ -‘Yok öyle degil dedik. Biz destanimizi okuyacagiz, Mustafa Kemal’e!’ Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayim’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çikan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konusacagini söyledi. ‘Yarin bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karismam’ dedi. Sonunda kesti atti. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düsünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alip takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydani’ndaki çarsiya, o zamanlar Karaoglan Çarsisi diyorlardi. Saz teli almak için Karaoglan Çarsisi’na yürüdük. Ayagimizda çarik. Bacagimizda sal-salvar, sal-ceket, belimizde kocaman bir kusak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarsiya girmek yasak!’ Bizi tel alacagimiz çarsiya sokmadi. Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz misiniz? Orasi kalabalik. Kalabaliga girmeyin!’ diye diretti. -‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmis gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadasim Ibrahim’e çikisti. –‘Kafadan gayri müsellah misin? Girmeyin diyorum. Beynini patlatirim senin!’ diye çikisti. -‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarsidan saz teli alacagiz!’ dedik. O zaman polis, Ibrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adami bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse gitti Ibrahim teli aldi geldi. Tel taktik. Ama sabahleyin çarsidan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayi bulduk. -‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür. -‘Bir destanimiz var. Gazeteye verecegiz!’ dedik. -‘Çalin bakayim; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldik dinledi! - ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’ Yazdilar. ‘Yarin gazetede çikar’ dediler. ‘Gelin de gazete alin!’ Orada bize telif hakki olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldik. Çarsiya çiktik. Polisler: - ‘Oooo! Âsik Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’ dediler. Bir iltifat basladi ki sormayin! Çarsida bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu is olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanimi üç gün birbiri üstüne yayinladilar. Mustafa Kemal’den yine ses çikmadi. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramiz da yok. Ankara’da bir avukatla tanismistik. Avukat: - ‘Ben belediye baskanina bir mektup yazayim. Belediye sizi köyünüze parasiz gönderir!...’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsiniz. Nasil geldinizse öyle gidersiniz!’ Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptiniz?’dedi. Anlattik. ‘Durun bir de valiye yazalim!’ dedi. Valiye de dilekçe yazdi. Valiye dilekçemizi imzalayip yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok!’ dedi. ‘Paramiz yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi. Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! Isinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parasi yokmus; tükenmis!’ dedi. Acidim avukata. ‘Nasil edelim? Ne edelim?’ derken bir de ‘Halkevi’ne ugrayalim bakalim. Belki oradan bir sey çikar’ diye düsündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapicilar birakmiyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk. Içeriden bir adam çikti: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapiyorsunuz?’ diye sordu. -‘Halkevine girecegiz ama birakmiyorlar!’ diye cevap verdik. -‘Birakin! bu adamlar, taninmis adamlar! Âsik Veysel bu!’ dedi. O içeriden çikan adam, bizi edebiyat subesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazi milletvekilleri varmis. Sube müdürü onlari çagirdi: -‘Gelin halk sairleri var, dinleyin.’ dedi. Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalim. Bunlara birer kat elbise de yaptirmali. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’ Hakikaten bize, birer takim elbise aldilar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze iste o parayla döndük. Plaga okudugu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarindan Âsik Izzeti’nin: “Mecnunum, Leyla’mi gördüm Bir kerrece bakti geçti. Ne söyledi ne de sordum Kaslarini yikti geçti Soramadim bir çift sözü Ay miydi gün müydü, yüzü Sandim ki zühre yildizi Savki beni yakti geçti. Atesinden duramadim Ben bu sirra eremedim Seher vakti göremedim Yildiz gibi akti geçti. Bilmem hangi burç yildizi Bu dertler yareler bizi Gamzen oku bazi bazi Yar sineme çakti geçti.. Izzetî, bu ne hikmet is Uyur iken gördüm bir düs Zülüflerin kement etmis, Yar bonuma takti geçti.” siiridir. Köy Enstitüleri’nin kurulmasiyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkilariyla, sirasiyla Arifiye, Hasanoglan, Çifteler, Kastamonu, Yildizeli ve Akpinar Köy Enstitüleri’nde saz ögretmenligi yapiyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yasamina damgasini vurmus birçok aydin sanatçiyla tanisma olanagi buluyor, siirini iyiden iyiye gelistiriyor. 1965 yilinda Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âsik Veysel’e, “Anadilimize ve milli birligimize yaptigi hizmetlerden ötürü” 500 lira aylik baglanmistir. 21 Mart 1973 günü, sabaha karsi saat 3.30’da dogdugu köy olan Sivrialan’da, simdi adina müze olarak düzenlenen evde yasama gözlerini yumdu. Âsik Veysel’in yasamini özetlemek gerekirse, Erdogan Alkan’in su betimlemesi en güzel cümleleri olusturur: “Kizilirmak soru isaretine benzer, Zara’dan dogar, Hafik ve Sarkisla’dan sonra Sivas topraklarini terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevsehir’i, Kirsehir’i, Ankara’yi ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âsik Veysel’in yasam öyküsü Kizilirmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadir, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acili bir yasam Zara’nin dogusundaki Kizildag’in gür sulariyla beslenip sona erer.” SANATI Dünya Görüsü Hem yaslandigi köy / kasaba kültürünün etkisi hem de çagdas anlamda bir egitim olanagindan yararlanamamanin getirdigi dogal sonuçla, köy / kirsal kesiminin kaderci dünya görüsü onda da egemendir. Bunlari söylerken, Veysel’in içerisinde bulundugu ruh halinin de degerlendirilmesinden yanayim. Kuskusuz, çocukluk ve gençlik yillarinda yasadigi bir yigin olumsuz etkinin, yasama bakisini, onu nasil bir küskünlüge ittigini görmezden gelemeyiz. Bir sanatçinin dünya görüsünü elbette, yasadigi sosyal çevre belirler. Bunu biraz daha somutlastirirsak, içerisinde yasadigi maddi yasam kosullari belirler. Âsik Veysel’in yasadigi sosyal çevre, köy ile kasaba kültürüne sahip, ekonomik anlamda tarima dayali, kapitalizm öncesi üretim biçimleri egemen, sanayilesme sifir... Bir de ekonomik yapinin paralelinde, egitim-ögretim gibi etkenlerin düsüklügü, savastan yeni çikmis bir toplumun ekonomik ezikligi eklenip, çiçekten telef olan insanlarin cografyasi düsünülürse, Veysel’i biçimlendiren sosyal çevre çok kolay anlasilir. Bir de toplumsal / sosyal çevrenin yazili kültürden uzakligi, bütün edebi / sanatsal birikimini sözlü kültürüyle olusturdugu gerçegi gözardi edilmezse, bu kosullar içerisindeki sanatçi tipinin anlasilmasi daha kolay olur. Bu sosyal çevreye, üstüne üstlük bir de göz gibi bir organini yitirmis insanin fiziki eksikligi eklenirse Veysel’i anlamak, siirlerini de yerli yerine oturtmak daha kolay olur. Gözlerinin görmeyisi, onu bütünüyle etkilemistir. Öyle ki: “Kus olsan da kurtulmazdin elimden Eger görsem idi göz ile seni” Derken Âsik Veysel’in bu anlamda duydugu hasretin ne kadar derin oldugu kolaylikla anlasilir. Adnan Binyazar, Veysel’deki görme eksikligini, onun dizeleriyle yorumlarken “bal”a “tuz” katilmistir diye vurguluyor. Gerçi Âsik Veysel çogu kere olumsuzluklardan felegi suçlu bulup, sebebi orada ararken; öte yandan okul gibi, fabrika gibi, hastane gibi hayatta somut islerligi olan atilimlarin, pozitif unsurlarin siirini de yazar. Bu bakimdan ondaki felege yaslanmayi, kaderciligi bilimin karsisinda bir kadercilik, körükörüne bir saplanti olarak algilamamak gerekir. “Dünya tebdil oldu durum degisti, Kimi aya gider kimi cennete” derken, onun bilimsel gelismelere kulak kabartirken, karsilastirma yaptigi etkenleri de degerlendirme bakimindan ciddi bir perspektif olusturdugunu görürüz, “ay” ve “cennet” kavramlarini bir bakima iki degisik inanma biçimi anlaminda kullaniyor o. Sonra bir baska siirinde: “Dünyanin en zengin aklini gördüm Sermayesin sordum dedi ki okul. Insanlara hizmet yaptigin yardim, Merhametin duygum dedi ki okul. Sudan ates yapan en güzel sanat Dünyayi isiga kaplarsin kat kat Fikriyle mi ettin bunlari icat Rehberim oldu dedi ki okul. Bu bir keramet mi yoksa hüner mi Göz görmezse gönül buna kanar mi Öksüz tarlada sapan döner mi Eker biçer motor dedi ki okul. Kanat takar gökyüzünde uçarsin Denizleri müdanasiz geçersin Sogugu yagmuru nasil seçersin Rasathane kurmus dedi ki okul. Çesitli tasitlar bir de trenler Hekim olup her yareyi saranlar Bunu sen mi yaptin yoksa erenler Daha neler yapar dedi ki okul. Radyo hayrete düsürdü beni Her dilden biliyor yok amma cam, Ilim akil fikir yaratmis bunu Lambasi dalgasi dedi ki okul. Insanlar kafasi bunlari bulan, Ilimdir dünyada hakikat olan Bütün bu islerin temelim kuran Inan buna Veysel dedi ki okul” diyor. Bu ve bu türden baska örnekler, Âsik Veysel’deki tanri / felek gibi dogaötesi kavramlarin bir bagnazlik ya da tek çareymis gibi gösterilmedigini belirtiyor. Bu bakimdan onda herhangi bir katilik göremeyiz. Esnektir, hosgörüdür. Zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna kapilsa da Veysel, büsbütün yasama sarilmayi elden birakmaz. Yasami anlama ve anlamlandirma çabasi sürekli agir basar. Ayrica “ahiret” kavrami da ondan derin degildir. “Âsik Veysel’in belirgin bir felsefesi var miydi?” sorusuna Ruhi Su su yaniti veriyor: “Felsefe sözcügü ile toplumun içinde Veysel’in önerdigi ya da benimsedigi bir düsünce biçimi var miydi diye soruyorsaniz, vardi elbet. Bütün iyi niyetli, babacan insanlarimiz gibi, o da çalismayi ögütlerdi. Yerine göre, geleneklerimize bagli kalmayi önerdigi de olurdu. Kendi inanci sevgiye, hosgörüye ve insanin yaratici gücüne dayanan bir inançti, ama toplumdaki gelismeler hakkinda ne düsündügü soruldugu zaman, ne söylemesini istediklerini sezecek kadar da akilliydi.” Veysel’in bir özelligi de su: Dinî sekilciligin baskisina dayanmamasi onu kirmaya çalismasi, Allah ile samimi, senli benli olmasi. Daha dogrusu Bektasi gelenegine bagliligi... Tanriya hitap siirinde oldugu gibi: “Kainati sen yarattin Her seyi yoktan var ettin Beni çiplak disar attin Cömertligin nerde senin.” Nejat Birdogan, “Kimi siirinde Veysel’i düsünce olarak coskulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz. Aslinda bu tür siirlerinin daha sonrakilerinde bile bir ozandan çok bir toplum egitmeni Veysel’i görürüz. Bu çalismalarinda Veysel cumhuriyetin korunmasinda ve ulus bütünlügüne yardimci olarak siiri bir araç gibi görür. Davranislarinda da böyledir. Düsünce olarak tertemiz bir adamin eylemlerinde de namuslu, çaliskan oldugu ve özellikle dogru tanilara basvurdugu gözlenir. Kizilirmak üzerinde Kaplan Deresi Köprüsü’nü köy köy dolasip para toplayarak yaptirmasi ondaki bu sorumlulugun bir göstergesidir. Ama bize kalirsa Veysel’den en olgun siirler insani ve insanla ilgili ögeleri konu alan siirlerdir. Bu deyislerde Veysel, insanin kaynagindan baslayarak bir gövdede canlanmasini, bu süre içerisinde nasil çalismasi, nasil davranmasi gerektigini ve bu yolun sonunda gene kaynagina dönmesini anlatir. Bir baska tanimla tasavvuf ozani Veysel vardir bu deyislerde. Bagli oldugu inancin issiz bir Anadolu köyünde kendisine asiladigi bu duygular, Veysel’de gönül gözü ile gelistirilmis, Veysel Aleviligin büyük sirrini gönlünde çözmüstür.” diye degerlendirmektedir. Batil inançlara, çagdisi tutuma karsi olan Veysel, bu konuda da oldukça duyarlidir. “Devri Cumhuriyet asiri yirmi Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Dünya ayaklanmis aya gidiyor Uyan bu gafletten uyuma yurttas Birak sar’öküzü varsin yayilsin Set çekme gözlere herkes ayilsin Her köseye bir fabrika kurulsun Uyan bu gafletten uyuma yurttas Yürüyen yolcuyu çekme geriye Dikkat eyle karincaya ariya, Gidis böyle kavusaman huriye Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Zarar gelmez sana kaçinma sazdan Günahin korkusu çikmiyor bizden Vazgeç demiyorum sana namazdan Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Destekle fakiri okut yetimi Bu hayirlar dinimizce kötü mü Idrak eyle hidrojeni atomu Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Dökülen yagmurun kilogrami, Ölçmüs biçmis metre midir kare mi Çok yatarsin azdirirsin yarami Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Göklere firliyor bu kadar füze Bu isler bir ibred degil mi bize Istiyor aydaki sirlari çöze Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Allah’in varligi mevcut insanda Ilim akil fikir sermaye sende Çalistir gemiyi otur dümende Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Hiçbir sey bilmezsin dik biraz kavak Bos gezene derler serseri savak Yumma gözlerini dünyaya bir bak Uyan bu gafletten uyuma yurttas. Veysel ne durursun herkes gidiyor Zaman uymaz, sen zamana uy diyor Fen çok büyük kerameti yutuyor Uyan bu gafletten uyuma yurttas.” Bu siiri bile tek basina yukarida onun hakkinda vurguladigim belirlemeleri aydinlatacak niteliktedir. Görüldügü üzere, o toplumdaki deger yargilarini hayatin somut gerçekleriyle örneklendirerek elestiriyor. Taraf oluyor burada Veysel. Bilimden yana, aydinliktan yana, gelismeden, somut gerçeklerden yana taraf oluyor. “Birak sari öküzün varsin yayilsin” derken, “Dünyanin sari ök’zün boynuzlari üzerinde durdugu” inanciyla alay ediyor. Gözlerine set çekme diyor. Sonra,Tanri’yi insanlastiriyor, Allah’in varligi mevcut insanda” diyor. “Ancak, temel görüslerine, açisina bakacak olursak, Veysel, bir toplumcu bilinç açisiyla, bilinçli bir toplumcu ozan açisiyla yanasmamistir bu konuya. Veysel kendisine dogal gelen bu ayricaliklari Tanriya, kadere ve dogal gibi gördügü birtakim güçlere atfetmistir. Karsisina aldigi toplumsal düzen degil, dogal düzendir.” “Onun sanati var olani öven, mevcuda kanaat eden romantik sanattir” türünden vurgulamalarla Veysel’i dar çerçevede ele almanin, kestirmeden yargida bulunmanin ne Âsik Veysel’i anlamaya katkisi olacaktir, ne de bu vurgulamayi yapan arastirmacilarda gözlendigi üzere, gelenegi ve gelenegi sürdürenlerin çok yetkin olduklari savini kanitlamaya. Oysa Âsik Veysel, yasamiyla, yaptiklariyla, siirleriyle vardir. Degerlendirmelerimizi bu somut gerçeklikten hareket ederek yaparsak, anlamli bir katkida bulunmus olabiliriz. Yukaridaki vurgulamalarda da degindigim gibi, Âsik Veysel içerisinde bulundugu kültürel ortam açisindan köy-kasaba mekâninda yetismis, bu çevrenin degerleriyle örgütlenmis bir sosyal düzenin insanidir. Köylülügün getirdigi tipik bir özellik de, tutarsizliktir. Onun içerisinden çiktigi kültürün terimiyle söylersek “vefasizlik” onda da görülür. Özellikle, onun gelismesinde, taninmasinda, sesinin ve sözünün yayginlasmasinda büyük katkisi olan Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi kurumlara karsi Veysel, yasadiklari sürece sahip çikmis, övgüler dizmistir, ama onlar kapatilinca pek orali olmamis, tepki göstermemistir. En büyük zaafi da budur. *Asik Veysel / Battal Pehlivan /Deniz Yayinevi

 

 DAVUT SULARI

 DOGUMU : Erzincan'in Çayirli ilçesinde 1926 yilinda dogdu. Davut Sulari 17 yasinda mana aleminde bade içen güçlü bir asik. 45 yili askin bir zaman asiklik gelenegini saziyla sözüyle basariyla yürütmüs, adini yurt içinde ve yurt disinda duyurmus bir asik. Dedesi Kaltik Mehmet Aga tasavuf sairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma siir söyleme ve türkü yakma zevkini asiladi. Davut Sulari'nin yaktigi türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçilari tarafindan TV de ve kasetlerde okunmaktadir. Dogu Anadolu da asirlardan beri dilden dile anlatilan efsaneleri menkibeleri siirlestirir saziyla etkili bir makam ve deyisle dost meclislerinde sunardi. Bütün ömrünü asiklik gelenegine sadik kalarak sürdürdü. Sulari yi sazindan sazini Sulari den hiçbir zaman ayri düsünmek mümkün degildi. ÖLÜMÜ : 17 Ocak 1985 tarihinde Davut Sulari bir asiklar meclisinde Erzurum'da yanik yanik türkü yakarken bu dünyadan göçtü.

  

 DERTLI DIVANI

1962'de Urfa iline bagli Kisas'da dogdu. Gerçek adi Veli AYKUT’tur. (Kisas; Harzemsah'in oglu Muhammet Sah'in türbesinin içinde bulundugu Harran ovasinin ortasinda var olmaya çalisan tek Türkmen Alevi-Bektasi köyüdür. Sanliurfa'ya 12 km uzaklikta yer alan antik çagda Kisos,Aksas olarak bilinen yerlesim yeridir.) 1990 yilinda dünyadan göçen Büryani mahlasini kullanan, ünlü "Kelp ürür kervan yürür" deyisinin yazari halk ozani Hamdullah AYKUT'un ogludur.Dertli Divani (Veli AYKUT) tüm çocuklugu cem törenlerinde, cemleri yürüten babasinin yaninda geçti.
Babasi Büryani Baba, Haci Bektasi Veli postnisin vekili olarak ayni zamanda Gaziantep, Adiyaman, Kahramanmaras bölgesinde görgü cemlerini de yürütürdü. 16 yasinda iken Haci Bektasi Veli evladi Bektas ULUSOY Kisas'a geldiginde kendisinden baglama çalismasini istedi. Bir süre dinledikten sonra "Senin muhlasin (Takma Isim) Dertli DIVANI olsun" dedi. O günden sonra Dertli DIVANI bir yandan cemlerde zakirlik yaparken diger yandan siirlerini yazdi ve besteledi. Dizelerine döktügü her kelimede muhabbetlerin, cemlerin edebini, erkanini ...duygularin en güzelini anlatti.
Ilk albümünü 1989 yilinda “Divane Gönül” adiyla çikardi. Daha sonra “Duaz-i Imam” ve “Serçesme” adini tasiyan albümleri yayinlandi. Eserlerini Zülfü LIVANELI, Belkis AKKALE, Musa EROGLU, Sabahat AKKIRAZ, Ilyas SALMAN, Güler DUMAN, Haluk ÖZKAN gibi birçok halk müzigi sanatçilari tarafindan seslendirildi.

 

DERVIS ALI

Dervis Ali Dogum Yeri: Bilinmiyor Dogum Yili: Bilinmiyor 19. Yüzyil Bektasi ozanlarindandir. Iki siirinde 1856-1860 tarihlerini veriyor. Siirlerinden Orta Anadolulu, daha çok Sivas köylüsü oldugu seziliyor. Oldukça güçlü bir sanatçidir. Yeniçeriligin kaldirilisindan sonra Anadolu ve Rumeli'deki tekkelerin kapatilmasindan duydugu üzüntü üzerine yazdigi nefesten, yeniden kurulus ve kurtulus için Sah'in yollarini gözledigi anlasiliyor. Bir siirinden Haci Bektas Veli evlatlarindan, çagdasi Feyzullah Çelebiyi mürsit tanidigi anlasiliyor. Onu çok sevdigi belli. Gerçek kimligi, dogum-ölüm tarihleri bilinmeyen Dervis Ali'nin, on dokuzuncu yüzyilin son yarisina degin yasamis bir Alevi ozani oldugu biliniyor. Ancak, yine de yasami hakkinda ayrintili ve toplu bir sey bilinmemektedir. 1897'de yazmis oldugu iki siirinden zamanini çikarabiliyoruz. Son dönemlerde düzenlenmis yazma dergilerde, bir çok siirine rastlaniyor. Sosyal ve kisisel elestirilerle dolu, ögütsel kurallar içeren kosma tarzinda yazdigi siirler yaninda, din disi doga güzelliklerini yansitan siirleri de vardir. Coskulu sade bir söyleyisi var. Inançlarini ve sevgisini basite düsmeden yalin bir dille söylemistir. Çagina göre daha duru bir dil kullanir. Siirleri kitap halinde yayinlanmamistir.

 

DEVRAN BABA

 Devran Baba Dogum Yeri: Adana Dogum Yili: 1942 1942 yilinda Adana'da dogdu. Asil adi Mustafa Sahin Yilmaztürk'tür. 4 yasinda baglama çalmaya basladi. Alevi bir aileden gelen Devran Baba, asiklik gelenegini çevresindeki büyüklerinden ögrendi. 9 telli bir baglamadan çögüre dek tüm baglama ailesi çalgilarini çalan Devran Baba »Tokaç« adini verdigi ilk baglamasini kendi yapip at kuyrugundan tel takti. 1964'ten sonra Çukurova Radyosunda uzun yillar program yapti. Yasanan döneme iliskin türküler yakmak gerektigini söyleyen Devran Baba, sevgiden politik sorunlara dek hemen her konuda siir yazmaktadir. Deyisleri özellikle 1980'li yillardan itibaren degisik sanatçilar tarafindan okunmaktadir.

 

ESIRI

  Esiri Dogum Yeri: Güvenç Köyü Dogum Yili: 1843 Esiri'nin asil adi Mehmet'tir. Babasi Kasim Aga Hekimhan'in Hasançelebi bucagina bagli Basak köyü halkindan olup XVIII. yüzyilda yörenin en ünlü asiklarindan biri olarak bilinen Babog Dede'nin dördüncü ogludur. Kasim Aga, Babog Dede'nin vefatindan sonra kardeslerinden ayrilarak Basak köyü yakinlarinda bulunan Güvenç köyüne yerlesmistir. Mehmet (Esiri) 1259 (miladi 1843)'da ailenin üçüncü çocugu olarak Güvenç köyünde dünyaya gelmistir. Köyde okuma yazma ögrenip günlerini çobanlik yaparak geçiren Mehmet, dedesi Asik Babog gibi iyi saz çalar, usta mali siirlerin yaninda kendi deyislerini de söylemeye baslayarak yakin çevresinde Asik Mehmet olarak adini duyurur. Asik Mehmet 20 yasina geldigi zaman artik kabuguna sigmaz olur ve bir gün kardeslerine "Benim özümde muhabbet cos eyledi. Ben Haci Bektas'ta Feyzullah Çelebi'yi ziyarete gidecegim" diyerek köyünü terk edip Haci Bektas'a gider. Feyzullah Çelebi'den manevi himmet alarak asikligini beyan eder. Asigin sazini ve sözünü dinleyen Feyzullah Çelebi "Söyle Esiri'm sakla sirrimi" deyince artik siirlerinde Esiri mahlasini kullanmaya baslar. Güvenç köyünde evlenen Esiri , ileri yasina ragmen köyünü terk ederek çocuklariyla yine Hekimhan 'in merkez köylerinden Çulhali köyüne yerlesir. 1329 (miladi 1913) yilinda 70 yasindayken Çulhali köyünde vefat eden Esiri, bu köyde defnedilmistir. Esiri'nin siirlerinin toplandigi iki büyük defter mevcuttur. Bunlardan biri Hamza adli torununda kalmis, digeri de 1952 yilinda Malatya ili Yazihan ilçesi Karaca köyünden Abdurrahman Ünlüer tarafindan alinip Ankara'da Avukat Cemal Özbey'e verilmistir. Cemal Özbey tarafindan uzun yillar saklanan bu defter Cemal Özbey'in vefatindan kisa bir süre önce 1993'te Malatya 'ya gelisinde bizzat kendisi ''yaslandim ve rahatsizim. Bu siirleri degerlendiremedim. Bunlarin kiymetini ancak siz bilirsiniz'' diyerek bana vermistir. Halen bende olan bu defterde 250 siir bulunmaktadir. Hekimhan ve çevresinde yaptigimiz arastirmalar sonucu elimizdeki siir sayisi 270'e ulasmistir. Siirlerinin bu kadar olmadigi, sayinin daha da artabilecegi kanisindayiz. Cemal Özbey'e Yazihan'in Karaca köyünden 4.2.1956'da yazilan ve Özbey tarafindan fotokopisi bana verilen bir mektupla yine Cemal Özbey'e yazilan isim yerinde bir imza bulunan tarihsiz bir mektupta belirtildigine göre Esiri hayatinda 17 defa Haci Bektas'a gitmis olup dergahtan ilgisini hiç kesmemistir. Yine ayni mektuplardaki ifadelere göre Esiri uzun boylu, kumral, ince uzun sakalli, uzun biyikli bir zattir. Bilindigi gibi Haci Bektas dergahi dönemin bir egitim kurumu niteligindedir. Ham gelen, hizmeti ölçüsünde pismis döner. Haci Bektas'a gelen Esiri dini tasavvufi ve manevi kültürünün yani sira ilmini de bir hayli artirmis ve divan-gazel gibi türlerde aruz ölçüsü ile olgun siirler yazabilecek duruma gelmistir.

 

FEYZULLAH ÇINAR

Feyzullah Çinar Dogum Yeri: Sivas Dogum Yili: 1937 Feyzullah Çinar 1937 yilinda Sivas Çamsihi'nin Çamaga Köyü'nde dogmus; tam bes yasindayken almis eline baglamayi... Seyh Ahmet Yasevi'nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal'i, Kaygusuz'u, Virani'yi dinleyerek büyür; 14-15 yaslarinda ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kisidir artik. Anadolu'nun o aman vermez çileli yasamindan büyük kente, Istanbul'a gelmesiyle baslayan zorlu yasam öyküsü O'nu saziyla daha da yakinlastirmistir. Istanbul'da girdigi isler doyurmaz asigi, O gönlündeki aski. toplumsal çeliskileri paylasmak ister diger insanlarla. Tam da bu sirada birlikte oldugu dostlari Feyzullah Çinar'a bir plak yapmak isterler. Plagin bir yüzü Agahî Baba'nin "Fazilet" adli deyisi, diger yüzü Malatyali Esirî'nin Sah Hüseyin'e mersiyesi... Yil 1966; o yillarda Alevi deyislerini çalip söylemek pek çok açidan zor. Ama koca Çinar durur mu? Aldi mi sazi eline, vurdu mu sazin teline söyler Pir Sultan'dan, Viranî'den, Kul Himmet'ten... iste o gün bu gündür ait oldugu kültürün o güzel ürünlerini altmistan fazla plaga okumustur ozan. 1969 yilinda Fransa'ya giden Çinar, Alevi-Bektasi kültürü ve müzigi üzerine Irene Melikoff'la birlikte konferanslara katilir, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarina katilir. Ozanin Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafindan iki long-play'i yayinlanir. Feyzullah Çinar, Alevi-Bektasi ozanlarinin içinde kirsaldan kente göçmüs, ancak geleneksel kültüründen hiç bir sey yitirmeden sanatini uygulamis ender kisilerden biridir. O geleneksel kültürünü yasatarak içinde bulundugu toplumun sorunlarini dile getiren bir ozandir. O'nun sanat yasamina baktigimizda koca Çinar'in yine bir baska çinarin izinden gittigini görürüz... Bu kisi Pir Sultan Abdal'dan baskasi degildir. Pir Sultan'i ve Pir Sultan gelenegini kendine kilavuz seçmistir. O sazinin telinden dökülen melodiler bin yillik gelenegin sözcüsü gibidir. Pir Sultan deyislerini sanki Çinar seslendirsin diye yazmistir. Çinar deyisleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlami müzikle öylesine bütünlesir ki, yüzlerce yillik Alevi kültürü ile binlerce yillik Anadolu kültürlerinin sentezinden dogan bir ses çakilir kulaklarimiza. Feyzullah Çinar usta mali söyler deyislerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi'nin deyislerini çalar ve okur. Geçmisle günümüz arasindaki köprü görevini üstlenmis o ozanlarin islevini Çinar'da da görürüz. Bu bakimdan günümüz ozanlarinin deyisleri de O'nun için digerleri kadar önemli, hatta kutsaldir. Kul Ahmet, Sefil Ibrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlaridir ve bunlarin deyisleri Çinar'in dilinde ve telinde ustaca yorumlanir. Feyzullah Çinar 1960'li ve 70'li yillarin toplumsal açidan çileli, karamsar, tehlikeli ortami içinde ozanlik yapmaya çabalar. Türkiye'yi bir uçtan diger uca dört kez dolasir. Halkina umut verir, yüreklendirir onlari. Toplumcu deyisleri seslendirdigi için hapse atilir. Ancak yine söyler, yine çalar sazim... 1983 yilinda daha 46 yasindayken Çinar yasama gözlerini kapatir. Ancak onun sesi bu topraga gönül vermis dostlarinin kulaginda yasamaya devam ediyor.

 

HARABI

 Harabi Dogum Yeri: Istanbul Dogum Yili: 1853 1853 yilinda Istanbul'da dogdu. Asil adi Ahmet Edip'tir. Harabi sonradan siirlerinde kullandigi mahlastir. Bazi siirlerinde adi Edip olarak geçer. Bahriye Birlik katibi olan Harabi ömrünü Istanbul ve Rumeli'de geçirmistir. 17 yasinda Bektasilige giren Harabi dünyadan göçüs yili olan 1917'ye kadar bu yolun sadik bir bendesi ve yilmaz bir savasçisi olmustur. Tasavvufla tasavvuf üstadlarinin eserleri ile yakindan ilgilenmis, hece ve aruzla yazdigi veya irticalen söyledigi deyislerle koca bir divan meydana getirmistir. Yunus'un sevgi ve birlik duygusuna, Nesimi'nin sertligine, Kaygusuz'un hiciv ve istihzasina, Pir Sultan'in cesaretine bu dünyadaki deyislerde bol bol rastlamak mümkün.

 

 HASRET GÜLTEKIN

 Hasret Gültekin Dogum Yeri: Sivas Dogum Yili: 1967 Alti yasinda saz çalmaya baslayan Hasret Gültekin, 12 yasinda artik sahnede saz çalan küçük bir oznadi. Kadikoy Anadolu Lisesi mezunu sanatçi, 1980'li yillardan itibaren halk müzigi alaninda kendi uslubuyla agirlikli olarak yer aldi. Yinede Arif Sag, Muhlis Akarsu, Yavuz Top ve Musa Eroglu'na olan hayranligini gizlemiyor ama baglamayi onlar kadar ustaca kullaniyordu. Geleneksel kaliplar içinde sikismis halk müzigini çagdas bir senteze kavusturmaya çalisti.Nevroz kasetinde Kürt ezgilerini enstrümantal olarak yorumladi. Ortak çalismasi Türküler Yalan Söylemez'den baska Gün Olaydim, Nevroz, Gece ile Gündüz Arasinda, Besteleriyle Hasret Gültekin adli kasetlerle müzikseverlere ulasti. En verimli çaginda iken, 2 Temmuz 1993 Sivas Madimak Olaylarinda yasamini aci bir sekilde yitirdi.

 

 KAYGUSUZ ABDAL

 Kaygusuz Abdal Dogum Yeri: Bilinmiyor Dogum Yili: Bilinmiyor Asil adi Gaybi'dir. Kaygusuz Abdal'in hayati hakkinda ki bilgilerin çogu Bektasi menkibelerine dayanir. Bu menkibelerin en taninmisi onun Abdal Musa'ya baglanisini anlatan hikayedir: Alaiye (Alanya) beyinin oglu Gaybi, avlanirken attigi okla bir geyigi koltugundan vurur. Yarali geyik kaçar, Gaybi arkasindan kosar. Geyik Abdal Musa'nin tekkesine girer, arkasindan avci da girer, dervislerden geyigi sorar. Dervisler görmediklerini söylerler. Çekisme baslar. Olaya Abdal Musa. karisir ve koltugu altindan kanli oku çikararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanir ve Musa'ya baglanir. Alanya beyi oglunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrilmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine basvurarak oglunun kurtarilmasini ister. Teke beyinin gönderdigi ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalir. Kirk yil tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra seyhi tarafindan Misir'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, Islam dünyasinda büyük bir ün kazanir ve hastalarla basi dara düsenlerin siginagi olur. Kaygusuz Misir'da ölür. Türbesi, Kahire yakinlarinda bulunan bir magaradadir. Hece ve aruzla siirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazilmis eserleri de var. Aruzla yazilmis siirleri divaninda toplanmistir. Hece ile yazdiklarina ise cönklerde ve siir mecmualarinda rastlaniyor. Nesir eserleri: Budala-name, Maglataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-i huruf adlarini tasiyan kitapçiklardir. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olaylari anlatan bir fal kitabidir. Öbürleri tasavvufla ilgili konulari isler. Siirlerinin bir çogunda Kaygusuz takma adini kullanan ozan , bazi siirlerinde Serayi adini da kullanir. Kaygusuz adini tasiyan baska sairlerin de bulunmasi, eserlerinden bazilarinin baska bir Kaygusuz'un olabilecegi kuskusunu, doguruyor. Kaygusuz Abdal, Bektasiler arasinda büyük saygi ile anilir ve Bektasi ululari arasina girer. Hemen bütün Bektasi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait oldugu kabul edilen bir resimde, bir yilan, bir akrep ve bir arslan, ayaklari bine yatarak ona boyun egmis görünürmüs. XVIIL yüzyil ressamlarindan Levni'nin yaptigi güzel bir Kaygusuz minyatürü vardir. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yillarinda dogdugunu söylüyor. Eserlerinden de anlasildigina göre XV .yüzyilda yasamis olan sair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmis ve iyi bir ögrenim görmüstür. Özellikle hece ile yazdigi siirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanir. Kaygusuz'un tasavvufla ilgili siirleri yaninda tekerlemeleri, sathiyeleri (alayli, igneli ve simgeli siirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen sair, bu tür siirlerinde ona daha çok yaklasir. Ölüm yili bilinmiyor.

 

 KAZAK ABDAL

Kazak Abdal Dogum Yeri: Bilinmiyor Dogum Yili: Bilinmiyor Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyilda yasadigi sanilan bir ozandir. Siirlerinin bir kismi hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalin ve sadedir. Rahat okunur. Siirleri güncelligini halen korumaktadir. Kazak Abdal'in, Bektasi gelenekleri içinde, yasam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nin Bektasi Sairleri ve Nefesleri kitabinda söyle anlatilmaktadir: 'Rus Çari'nin kizi bir çocuk dogurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahindan, Rusya'dan Tuz parasi almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocugu tutuldugu hastaliktan kurtar.'' diye yalvarirlar. Demir Baba da: ''Bu çocugun süt emmesini saglar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuga: ''Em!'' der. Çocuk, anasinin memesini emer. Delikanlilik çagina erince, Demir Baba dergahina gönderirler. Böylece Demir Baba, çocugu evlat edinir. Adini Ahmed kor. Bu çocuk daha sonralari Balim Sultan'a giderek, el alir ve adi da ''Kazak Abdal'' olur''. Söylence böyle bitiyor. Kazak Abdal'in ucu tenteneli ve taslanmis bir mendilinin, Demir Baba dergahinda bulundugunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahinda yatmaktadir. Elimizde bir kaç siiri olan Kazak Abdal'in, kim oldugu, ne zaman yasadigi kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyil yasamis Bektasi sairlerinden oldugunu, siirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyil sonlarinda yazilmis olmasina bagliyor. Balim Sultan'a (ölüm. 1516) övgü olan siir onunsa daha önce yasadigi da ileri sürülebilir. Gerçi Bektasiligin ikinci piri sayilan Balim Sultan'in ayni tarikatin dervislerinden birince övülmesi dogaldir. Kazak Abdal'in Romanya Türklerinden oldugu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapilmistir. Bir siirinden ise asil adinin Ahmet oldugu anlasiliyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakisi vardir. Ali sevgisi Ali'de Tanri'nin dile geldigi, görünüs alanina çiktigi, onun insan biçiminde tanri oldugu inançla anilir, anlatilir. Kazak Abdal'in toplumsal kurumlari, yerlesik inançlari, gelenekleri yeren iki siiri gü-nümüzde de degerini korumaktadir. Belli bir toplumsal düzenin olusturdugu insanin alabildigine yerildigi bu siirler, yerginin ötesinde mizahi ögeler de tasir. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'i animsatir. Ali de Tanri'nin dile geldigini görünüs alanina çiktigini söyler. Tanri'yi insanlastirir. Yerici alayci tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsiz bilgilerle bilgin görünmeye çalisan cahillere ses kalabaligi ile baskalarini susturmaya çalisanlara siirlerinde satasir, onlarin olumsuz yanlarini sergiler. Aslinda siirleri açiktir, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçegi sunar. Kimlere çattigini açikça söyler. Kazak Abdal, kendine özgü söyleyisi, bulusu olan, olaylara çok alayci yerici gözle bakmasini bilen, yazinimiza degisik bir ses getirmis ozanimizdir. Alayciligi ve yericiligiyle 16. yüzyilda yasamis Azmi'yi animsatiyor. Kirsal kesimin ozanlarinca da çalinmis söylenmistir. Bu siir türünde onun gibi basarilisi görülmemistir. Haci Bektas Veli'ye yürekten baglidir. Çagini asan tutumu ile köklü bir direnis içindedir, gerçekçidir.

 

 MISKINI

Sadik Miskini Dogum Yeri: Kagizman Dogum Yili: 1964 1964 yilinda Kagizman’da dogdu. Asil adi Sait Küçük’tür. Ilk ve ortaögrenimini Kagizman’da yüksek ögrenimini ise Kars’ta tamamladi. Kuzeydogu Anadolu asiklik gelenegi ve siiriyle büyüdü. Siir yazmaya ve baglama çalmaya ortaokul yillarinda basladi. Siirleri birçok dergi ve arastirmada yayimlandi. Ayrica çesitli sanatçilar tarafindan bestelenip söylenen siirleri/türküleri özellikle 1990’li yillarin ikinci yarisindan sonra genis çevrelerde duyuldu. Siirle olan ilgisinin yaninda yöre türkülerinin derlenmesi, yöre asiklarinin eserlerinin baska kaynaklara aktarilmasi gibi çalismalari da bulunmaktadir. Mücahit Önal ve Günür Karaagaç ile birlikte hazirladigi »Kagizman’a Ismarladim Nar Gele« (2000) adli arastirmasi yayimlandi.

 

 MIHMANI

 Mihmani Dogum Yeri: Sivas Dogum Yili: 1917 Asil adi Hasan Yildirim’dir. 1917’de Sivas’in Sarkisla ilçesinin Saraç köyünde dogmustur. Mustafa ve Elif’in ogludur. Sülalesi Yüzbasiogullari olarak bilinir. Sarikayali Âsik Hüseyin Gürsoy’la akrabadir. Henüz üç yasindayken babasi Mustafa, Birinci Dünya Savasi’nda sehit olmustur. Düsmanla mücadele eden halk, ayni zamanda sefaletle de mücadele ediyordu. Bu durum pek çok Anadolu ailesi gibi onun ailesini de derinden etkilemis, böylelikle daha çocuk yaslarinda Hasan yokluk ve çile ile karsilasmistir. Gençlik yillarina kadar çobanlik, azaplik ve rençperlikle ugrasmis, ilerleyen zaman içerisinde kis aylarinda Adana ve Mersin’e gidip oralarda amelelikle geçimini sürdürmeye çalismistir. 1935 yilinda köylüsü olan Yeter’i kaçirip onunla evlenmistir. Bu evlilikten dokuz çocugu olmustur (Gülhanim, Nurettin, Behiye, Gülnaz, Ülfettin, Servet, Erdal, Imdal, Mihriban). Okuma ve yazmasi olan Hasan’in siire ve saza yönelmesinde köylüsü Fato Ana’nin ve yukarida ismini zikrettigimiz Hüseyin Gürsoy’un büyük rolü olmustur. Âsik Hüseyin’den kisa sürede siir söylemeyi, saz çalmanin inceliklerini ve Alevi adap ve erkânini ögrenmistir. Il siirlerini de esi yeter için söylemistir. Belli bir merhale kaydedince Hüyük köyünden Ali Izzet Özkan ve Âsik Hasan Tutal (Devranî) ile birlikte belde belde dolasmis, çok yerde zakirlik ve dedelik yaparak cem törenlerine istirak etmistir. Bunun yani sira çesitli okullarda ve muhtelif vesilelerle düzenlenen toplantilarda sazini ve siirlerini dinletme imkâni arayarak geçimini saglama yoluna gitmistir. 1986 yilinda vefat etmistir. Siirlerinde önceleri Yüzbasioglu, daha sonra da Mihmanî mahlasini kullanmistir. Ilk mahlasini Âsik Veysel, ikincisini de Âsik Ali Izzet vermistir. 1971 yilinda bir tas plak doldurmus, birkaç sefer de Konya Âsiklar Bayrami’na katilmistir. Burada Âsik Senlik ve Mevlânâ ödüllerini aldi. Hemen her konuda deyisi olan Hasan’in siir teknigi kuvvetli ve saz saçmada oldukça mahir idi. Bundandolayidir ki, ailesinde örnek olarak gösterebilecegimiz tarzda hemen her yasta âsik yetismistir.

 

NESET ERTAS

Neset Ertas Dogum Yeri: Kirsehir Dogum Yili: 1938 Türkü rönesansinin babasi.Kim bu Neset Ertas?Kirsehirli bir mahalli sanatçi mi? Türk halk müziginin en büyük ses ve saz ustasi mi?Milli caz sanatçimiz mi?Yoksa yasanan türkü rönesansinin fikir babasi mi?Ya da babasi Muharrem Ertas'in sazinin emanetçisi mi? Ben süslü sözler söylemekten anlamam.Benim hafizamdaki kelimeler 30 yil öncesine ait.Bana soru sormak yerine,benden türkü söylememi,saz çalmami isteseniz.Ben de size güzel güzel türküler çigirsam.40 yildir ismi türkülerle birlikte anilan Neset Ertas,yolu türkü diyarindan geçen, azicik türküye gönül veren,tebessüm eden herkesin yüreginde ince bir sizi olmus usta bir isim.Gönüllerden ve dillerden eksik olmayan türküleri gibi kendisi de gizemli Ertas'in.Halk müziginin pirleri,arastirmacilari,sevenleri Neset Ertas'i taniyan hemen herkes onu,mevcut kalip ve kurallar ölçüsünde anlamak ve anlatmanin zorlugundan bahsederler hep.Hepsi bu kadarla da bitmez.Neset Ertas,türküleri,söyleyis tarzi,üslubu ve sazin teline dokunusu ile bile anlasilmasi zor bir sanatçi. Peki kim bu Neset Ertas? Yasayan bir efsane Neset Ertas.Yaklasik 40 yil sazi ile sözü ile gönülleri daglayan bir efsane.Ayaklarini bastigi bu topraklardan aldigi güçle sesini ötelerin ötesine duyuran bir sanatçi.Kalabaliklardan köse bucak kaçan;ancak hep bu milletin içinde,dilinde olan bir garip insan.Efsanelerin gizemli bir yasayisi var.Neset Ertas'in da öyle.Tam bir buzdagi.Buzdaginin görünen yüzü onun hakkinda bildiklerimiz.Bilmediklerimiz ise görünmeyen yüzü. Türküleri dünya döndükçe dillerden düsmeyecek olan TRT'nin Kirsehirli mahalli sanatçisi,asiklik gelenegimizin son temsilcisi,halk ozani,"Türkülerin Babasi" ve Bozkir'in Tezenesi.Iste Neset Ertas'in bilinen kisa yasam öyküsü. Ikinci Dünya Savasi'nin en çetin yillarinda dünyaya geldi Neset Ertas.Dogdugu gün, sazi göbegine koymuslar ve babasi Muharrem Ertas'a haber salmislar,"Bir oglun oldu gel ona saz çal."diye.Türkiye bu savasa katilmasa da Anadolu insani bu savasin neticelerini iliklerine kadar hissetti,malum.Ertas'in çocuklugu bir yandan baba meslegi çalgiciligi ögrenmekle,diger yandan köy köy dolasarak bir ögün yemek için un,bugday ve ekmek toplamakla geçmis.O günlerde,bir kuru ekmek için kapilarina kadar gelen saz çalip türkü söyleyen bir "fenomen" olacagi bilinmiyordu elbet.Babasi bozlak ustasi Muharrem Ertas'in ocaginda pisen;sazi,sözü ve hayati bu okulda ögrenen Neset Ertas,baba okulunun kendisi için hem ilk,hem orta,hem lise,hem de konservatuvar ve üniversite niteliginde oldugunu söylüyor.Baska egitim almayan sanatçinin sira arkadaslari ise Haci Tasan,Çekiç Ali ve bugün tarihin adindan bahsetmedigi nice bozlak ustasi. Neset Ertas,kabugunu kirana kadar Kirsehir ve çevresinde dügünlerde saz çalip,türkü söyleyerek geçinir.Zar zor buldugu üç-bes kurusu cebine koyarak 1957'de Istanbul'a gelir.Camda gördügü bir ilan üzerine solugu Sençalar Plak'ta alir.Elinde sazi ile dükkandan içeri giren garip adam ilk sinavini da babasinin ünlü bozlagi "Neden garip garip ötersin bülbül" ile verir.Ertas'in profesyonel müzik hayatinda seslendirdigi ilk parça olan Garip Bülbül'ün sözleri de onun yasamiyla bütünlesmektedir.Garip adamin hayatinda "garip" ligin ayri bir yeri var.Ertas daha çocukken yaktigi hiçbir türkünün sonunda adini kullanmazmis.Bu durum baba Muharrem Ertas'in dikkatini çekmis ve bir gün "Oglum sen yeni birseyler yapiyorsun ama türkünün sonunda adini kullanmiyorsun" demis.Bunun üzerine Neset Ertas babasina sonuna birsey ekleyeyim mi? diye sormus. Muharrem Ertas'in yaniti bu kez "garip" olmus."Bizler garibiz oglum.Soyadimiz yokken bizlere garip derlerdi.Gönül de gariptir oglum."Iste hayati boyunca "garip" likten kurtulamayacak adamin ilk plaginin adi böylece "Garip Bülbül" olmus. 1960'li yillara gelindiginde sesi ve sazi gümbür gümbür ses veren Neset Ertas artik bozlak havalari ile dikkat çekmeye baslar. Tinilarina,ritmine bir takilan bir daha kendisini alamaz.Türkü ile baglamayi,baglama ile türküyü birbirine kenetleyen Ertas'in yerel agizla söyledigi bozlak türkülerinde kendisini,yillarca çektigi acilari,sineye çektikleri, disa vurabildikleridir dillendirilmekte olan.Ama herkes bu türkülerde kendini buluyor. Neset Ertas türkülerindeki "Gönül" herkesin gönlü,"Sevgi" hepimizin sevgilisi,"Gurbet" tümümüzün ortak acisi,"Leyla" ise yüregimize düsen ask.Ask atesi sinesine düsen Ertas en güzel türkülerini bu dönemde seslendirdi.Bu türkülerle yola çikan birçok isim söhret oldu.Baris Manço'nun, Cem Karaca'nin,Selda Bagcan'in,Ajda Pekkan'in ve Zeki Müren'in dillerinde Ertas'in türküleri vardi.Türkülerin yeniden saha kalktigi son zamanlarda ise Neset Ertas türkülerini yorumlayanlarin haddi hesabi yok.Ancak ne yazik ki sanatçi bu türkülerin hiçbirinden telif hakki alamadi,alamiyor. Neset Ertas ikinci plagi "Gitme Leylam" ile türkülerin pesinde kosmaya devam eder. Sanatçinin türkülerinin genis kitlelerce kabul görmesi onu da köyden sehre çeker.Söhret Ertas'in avucunun içindedir.Ama Neset Ertas alisik degildir,böyle isiltili mekanlara.Elindeki sazi,Kirsehir ve çevresinden getirdigi ezgileri ve "Dadli Dillim" kadar özgün ve saf Türkçesi ile söyler türkülerini,tüm mütevaziligi ve sadeligi ile.Koca ve kalabalik bir sehirde,"otel odasinda" yasar yapayalniz.Ertas kalabaliklardan kaçmaya baslar ve "Gurbet'e türkü yakar.Ama çark kurulmustur bir kere.Neset Ertas söyler,45'likler simdiye kadar esine ve benzerine rastlanmamis bir sekilde satar ve patronlar zengin olur. Sadece patronlar mi?Ertas'in yüze yakin korsan kasetini basan binlerce insan da yükünü tutar bu arada.Ertas ise her zamanki mütevaziligi ile plaklarindan ve korsan kasetlerinden yüzbinler satan "yüzsüzler" e karsi: "Size hiçbirsey yapmiyorum,sadece sizin adiniza üzülüyorum" demekle yetinir ve onlari "Allah'a havale" eder. Ertas'in çevresindeki herkes degisir bu dönemde.Ama Neset Ertas ve talihi degismez. "Bir lokma ekmek,bir paket sigara diyen" Neset Ertas basladigi yere gelir ve dügün salonlarinda ekmek parasi için çalmaya devam eder.Neset Ertas'in hayatinda geçinmek için,çalip söyledigi dügün salonlarinin bugün de ayri bir yeri var.O bunu "Insanlarin mutlu gününde çalmanin verdigi keyif" olarak açikliyor ama sözlerinden,davranislarindan da yasama kirginligini sezmemek mümkün degil.Türkülerin duayeni bir ismin halen dügün salonlarinda çalmasindan kim rahatsiz olur bilmem ama bundan Ertas kesinlikle yüksünmüyor.Bilakis o dügün salonlarinda çalmayi baba meslegi ve onurlu bir yasam mücadelesi olarak kabul ediyor. Hem de "benim için bin kisi de insandir,yüz bin kisi de insandir degismez.Ben içimden geldigi gibi yasiyorum" diyerek... Medyaya gelince,bizler türkünün son büyük temsilcisi Neset Ertas'i TRT'nin mantigi ile "Kirsehirli mahalli sanatçi" olarak gördük hep. Siyah-beyaz televizyonlarin evlere yeni yeni girdigi dönemde tek lüksümüz olan radyolarda ise su anons vardir hep: "Simdi Kirsehirli mahalli sanatçi Neset Ertas'tan türküler dinleyeceksiniz" ve birkaç türkü dinledikten sonra da "Kirsehirli mahalli sanatçi Neset Ertas'tan türküler dinlediniz."Bu dönemde yalnizlik ve yoksulluk ikileminde bocalayan,bir dügün salonundan çikip,digerine kosan Neset Ertas'in tek dostu içki ve sigarasiydi.Ancak bu dostlari da ona kazik atti ve içki yüzünden Ertas'in parmaklarinda uyusma meydana geldi.Hastaligin ilerlemesi yüzünden sanatçi artik dügün salonlarinda da çalamaz oldu.Bu da onun için açlik ve yokluk demekti.Buldugu birkaç lirayi da hastanelere veren Ertas'in tedavisi sonuç vermeyince,Almanya'da yasayan kardesinin çagrisi üzerine oraya gitmeye karar verdi. Almanya'daki tedavi uzun süreceginden dolayi buraya yerlesme karari alan Neset Ertas, 25 yildir bu ülkede yasiyor.Yine bir dügün salonunda türkü söyleyen Neset Ertas'i Türkiye' den önce kesfeden ve ona üniversitelerinde hocalik görevi veren Almanlar,sanatiçinin yasama baglanmasinda önemli bir görev ifa ettiler.Almanya Ertas'in ikinci vatani ve olgunluk döneminde türküler seslendirdigi,fikri ve felsefi düsüncesinde degisiklikler meydana getirdigi ülke.Ertas'in Almanya'ya yerlesmesinde "Ben mektep medrese görmedim,bari üç çocugum görsün onlar da benim gibi çile çekmesin" düsüncesi hayli etkili oldu.Almanya'daki yasamindan gayet memnun olan sanatçinin hoslanmadigi seylerin basinda,1998'e kadar,her iki yilda bir basinda çikan "Neset Ertas öldü" söylentileri gelmekte.Bunlari yalanlamak ve ölmedigini göstermek için yine bir gün Türkiye'ye gelen ve Ibrahim Tatlises'in programina çikarak tüm Türkiye'ye türkü ziyafeti çeken sanatçinin bu gelisi digerlerinden farkli oldu.Ertas hem yasadigini kanitladi hem de türkülerin varoldugunun altini çizdi.Bugüne kadar kasetlerinden dogru dürüst ekmek yiyemeyen Neset Ertas satilan eserlerinden yasal olarak para kazaniyor artik.Neset Ertas'i kesfin ikinci ayagi da Ramazan Bayrami'nin üçüncü günü gerçeklesti. Neset Ertas Kitabi'nin tanitimi için Türkiye'ye gelen sanatçi,Bayram Bilge Tokel'in "Gönül Dagi" programinda gönül dostlari ile hasret giderdi.Bu programla Türkiye'nin gündemine yeniden oturan Neset Ertas'i medya bir kez daha kesfetme zahmetinde bulundu.Program sonrasi Neset Ertas'in kaldigi otel basin mensuplarinin akinina ugradi.Bu tür karsilamalara aliskin olmayan sanatçinin saskinligi gözlerden kaçmadi.Sasiran sadece sanatçi degildi. Karsilarinda alisilmisin disinda,mütevazi ve farkli bir sanatçi bulan bizler de sasirdik. Sorularimzia tüm samimiyeti ve dogalligi ile cevap vermeye çalisan usta,bizlerin kimi yeni kelimelerle(!) olusturdugu soru cümlelerine "Ben bu tür sözlerden anlamam.Uzun süredir Almanya'da yasadigim için yeni kelimelerden habersizim.Benim bellegimdeki kelimeler ise 25-30 yil önceye ait.Dolayisiyla öyle süslü kelimelerle size cevap veremiyorum.Ben türkü çigirmaktan,saz çalmaktan anlarim.Benden bunu isteyin size kurban olayim" diyerek karsilik veriyordu.

 

 NOKSANI

 Asil adi Ahmet Kaynar olan 1899'da Sivas'in Kangal ilçesinde dogan ayaklarindan özürlü bulundugu için Ruhsati tarafindan Noksani adi verilen ozan, Erzurumlu Noksani'den ayri bir kisi olup, 5 Mayis 1972 de Kangal'da ölmüstür. Bu kitaba aldigimiz Erzurum'lu Noksani medrese ögrenimi gördükten sonra 30 yaslarindayken Sadik Dede'nin müridi oldu. Bir bakkal dükkani açarak geçimini saglamaya çalisti. Karisi yüzünden ''Itibarini'' yitirdigi, seyhinin ona bu nedenle Noksani mahlasi verdigi belirtilir. Siirleri, Alevi-Bektasi edebiyati gelenegine baglidir. XIX. yüzyilin ilk yarisinda 1872 de öldü. Dogum tarihi bilinmiyor. Rahmetli Sadettin Nüzhet Ergun'un ve Rahmetli Vasfi Mahir Kocatürk'ün üç dört siirini yayinlayip bilgi olarak da "19. yy. ozanidir" dedikleri Noksani, Hasankale'li Rahmetli Sinasi Koç'un 1943-45 yillari arasinda derleyip toparladigi ve yayinlanmasi için Adil Atalay'a verdigi defterdeki bilgiye göre 18. yy. ozanidir. 18. yüzyilin sonlarinda Erzurum'da dogmustur. Asil adi Ismail’dir. Dönemin kosullarina uyarak babasi ona medrese ögrenimi yaptirir. Bu yillarda Ince Molla olarak ünlenir. Noksani'nin babasi Ismail, Aguçan Ocagindan Sadik Dede'ye baglidir. Sadik Dede ise Elazig'in Sün köyünde Koca Seyyid ogullarindandir. Bu ocagin adi Aguçan'dir. Ocagin kökü Imam Hasana varir. Günlerden bir gün Sadik Dede, taliplerinden Ismail'i görmek için Erzurum'a gelir. Ev halki büyük bir sevinçle kendisini karsilar. Içlerinde Ismail yoktur. Sadik Dede, Ismail’i sorar. Babasi da "Buralardaydi. Nerede ise simdi gelir" yanitini verir. Biraz sonra Ismail içeri girer. Onu yakindan izleyen Sadik Dede, Ismail'deki degisikligin hemen farkina varir. O duruma göre Ismail, Alevi gelenegine göre "Zahir ilmine" kapilmistir. Kibirlidir. Kendinden üstün kimse olmadigi savindadir. Bunu Anlayan Sadik Dede, elini öpen Ismail'in iki omuzu arasina iki eli ile vurur. Dua eder. Ismail’in agzindan bir duman çikar ve düsüp bayilir. Bir süre sonra ayilir ve Sadik Dede'ye bakarak söyler. Gönlümün ziyasi, gözümün nuru Gönlümde mihmanim sen oldun ezel Kolumun kuvveti, dizimin feri Ruh ile revanim sen oldun ezel Sadik Dede, Ismail'e ''Noksani'' tapsirmasini verir. Bundan sonra kisa bir süre içerisinde deyisleri dillere yayilir. Halkin sevgilisi durumuna gelir. Yillar sonra Hasan Kale'nin Tasliyurt köyünde egitmenlik yapan Rahmetli Sinasi Koç, bu deyislerle karsilasir. Noksani'nin kimligi üzerinde arastirma yapar. Hasankale'nin Esende (Bad-i Civan) köyünden Veli Beg ogullarindan Molla Mahmut ve yegeni Bektas'ta bir mecmua görür. Noksani'ye iliskin deyislerle doludur. Gene bu arada Noksani'nin bir torununun sag oldugunu isitir. Erzurum Halkevinde görevli oldugunu ögrenir. Lütfiye adindaki bu torunla görüsür. Lütfiye o yillarda (1945) seksenlik bir bacidir. Ondan ögrendigine göre, Noksani'nin üç oglu dogmus. Riza, Ismail, Zekiye. Riza'dan Adil ve Zekiye adli iki torunu olur. Ismail'den Ziya ile Lütfiye diye iki torunu vardir. Lütfiye'den ise Makbule ve Hatice diye iki kiz torunu olur. Makbule ise Horasan'dan tahsildar Yasar'la evlenir. Soy böyle yürür gider. Noksani Erzurum'da ''Limoncu'' ve ''Kavci'' diye ünlenen dostlari ile, ayrica Horasan'in ''Endek'' ve ''Müskü'' köylerindeki dostlari ile sik sik görüsür, muhabbet edermis. Erzurum'da Tasmagazalarda bir küçük bakkal dükkani varmis. Orada kazandigi kazançla geçimini saglarmis. Bir gün dostlarindan biriyle muhabbet ederken, bir çocuk gelir elinde az bir para vardir: ''Noksani amca, al bu parayi bana seker ver'' der. Noksani sohbetin içinde parayi alir eski sekerler top, toptur. Bir top alir verir, hiç bakmaz bile. Çocuk eve gelir. Annesi sekeri görünce <> diye sorar. Çocukla beraber dükkana varir. O zamana kadar misafir gitmistir. Noksani Baba tezgahinin basina geçmistir. Kadin çocugun eline gene o kadar para verir. Seker istetir. Parayi alan Noksani sekeri kirar, tartarak verir. Bu kez az bir parça olur. Kadin sorar <> dediginde. Noksani Baba << ah... evladim getir o muhabbeti ki verem o sekeri >> der (Adil Ali Atalay, Noksani Baba, s : 7). Hz. Ali ve oniki imam sevgisiyle dop-dolu olan Noksani, tarikatin tüm inceliklerini siirlerine isik ve renk olarak düsürmeye özen gösteriyor. Varlik birligi ögretisini somutlastirarak sevgi, muhabbet örtülerine sararak lirizm denizine, siir ummanina atiyor. Akici, duru bir söyleyis, kopukluk göstermeden tarikat, inanç, sevgi üzerine Noksani'nin görüslerini, düsüncelerini yasami boyunca olusturdugu bilgi birikimini sabir ve olgunluk atmosferi ortasinda siirsel ögelere zarar vermeden Türkçe'nin tadini arttirarak sergiliyor. Siirleri Adil Ali Atalay tarafindan bastirilmistir.

 

RUHI SU

Ruhi Su Dogum Yeri: Van Dogum Yili: 1912 20 Eylül 1985'de yitirdigimiz Ruhi Su'nun yasami boyunca tek ugrasi müzik olmustur. Ille de türküler. Türkülere olan tutkusu çocuk denecek yasinda baslamis ve ona müzik ona müzik dünyasinin kapisini türküler açmisti. Büyük bir yasamin küçük bir özeti söyle: 1912 de Van'da dogdu. Adana da büyüdü. Öksüzler yurdunda okudu. Çocuklugu hep zorluklar içinde geçti ama, kisiliginin biçimlenmesinde bu zorluklar, Toroslarin çarpici, etkileyici dogasi ve müzik tutkusu ile birlikte ilk çekirdegi olusturacakti. Ilkokulun dördüncü sinifinda keman çalmaya basladi. 1936'da o zaman ki adiyla Musiki Muallim Mektebini, 1942'de Ankara Devlet Konservatuarinin san bölümünü basariyla bitirdi. Aldigi klasik bati müzigi egitimi, ömrü boyunca kendini adadigi türkülerin yorum icrasina yaklasiminin kurumsal temelini olusturdu ayni yillarda Ankara cebeci ikinci ortaokulunda ve Hasanoglan Köy Enstitüsünde büyük bir koro olusturdu. Ankara radyosunda on bes günde bir yayinlanan türkü programlari düzenledi, dil tarih ve cografya fakültesinde büyük bir koro olusturdu. Ankara devlet operasi sanatçisi olarak, Bastien Bastienne Satilmis Nisanli, Madame Butterfly, Fidelio, Tosca , Yarasa, Ask iksiri, Rigoletto, Figaro'nun dügünü maskeli balo ve konsolos gibi operalardaki basarilariyla, bas bariton Ruhi Su, müzik çevrelerinde ilgiyle izlenen bir müzisyen olmustur. 12 Kasim 1952'de tutuklanarak Istanbul'a gönderildi. 141. maddeden yargilanarak 5 yil hapis, 20 ay gözetim alti hükmü giydi. Böylece Ruhi nin opera yasami noktalanmis, türkülerine yeni bir boyut, buruk bir tat ekleyen baska bir dönem baslamis oluyordu. Bilinçli bir tavirla türküler üzerine çalismaya basladigi 1938 yilindan, ölümüne kadar, hapishanenin agir kosullari, engellenmeler yasaklanmalar, hiçbir sey Ruhi'ye türküler söylemekten onlar üzerinde araliksiz çalismaktan, korolar olusturarak türkülerini ögretmekten olanak buldugu zaman konserlerde, resitallerde, olanak verilmedigi zaman dost evlerinden, gece kulüplerine kadar, elverisli elverissiz her ortamda türkülerini söylemekten alikoyamadi. Türkülerin anlam ve içerigi dünya görüsünü biçimlendirmekte; dünya görüsü, türkülerini sevip yorumlamakta belirleyici etken oldu. Sanatçi-toplum iliskilerini bilinçle, sevgiyle besleyerek her zaman diri, islevsel tuttu. Ne sanatindan en küçük bir ödün verdi ne saglam dünya görüsünden. Kendini sanatina sanatini halkina adadi. Böyle bir yolda büyüdü. Ölümsüzlesti. Hiç kusku yok ki 73 yillik yasami boyunca büyük güçlüklerle karsilasti. Çok acilar çekti. Ama hep direndi hiç yilmadi ve sazi esliginde türkülerini söyleyebildikçe müzigini duyurup yasattikça genis kitlelere benimsettikçe mutluluklarin en güzelini ta içinde yasadi. Türküleriyle nerelerden seslendiyse, o yerler birer sanat merkezi oldu. Sarsilmayan sanatçi kisiliginin sayginligi ve agirligiyla yurt içinde yurt disinda, bilinç, insan sevgisi, cosku ve inançla yogrulmus belirli düsünce hareketinin vazgeçilmez bütünleyicisi oldu. Bilinçlendirdi costu, costurdu ; hep bir sey vererek, kendine bir seyler katarak ögretti, ögrendi. Bin bir güçlügü asarak derlemeler yapti. Çok zengin bir türkü repertuari olusturdu. Dostlar korosunu kurarak onlarla birlikte konserler verdi. 45'lik plaklar, uzunçalarlar, kasetler çikardi. tüm bir yasamin inançli ve verimli çalismalarina kalicilik kazandirdi böylece.

 

 SEFIL SELIMI

Sefil Selimi Dogum Yeri: Sarkisla Dogum Yili: 1933 1933 yilinda Sivas’in Sarkisla ilçesinde dogdu. Orta okulu ikinci sinifa kadar okudu. 1966 yilinda Konya Türkiye asiklar bayramina katilan asiklarimizdandir. 1968 yilinda çalismak için Hollanda ya gitmis her yil Avrupa dan gelerek Ekim ayi sonlarinda yapilan Türkiye asiklar bayraminda hazir bulunmustur. Evlidir ve 6 çocuk babasidir. 1972 yilinda kesin dönüs yaparak dogum yeri olan Sivas’a yerlesti. Saz çalmayi ve siir söylemeyi kendi kendine ögrendi. Atisma siir dalinda üstün bir yetenege sahiptir. Türkiye asiklar bayraminin da 1969 yilinda Kul Mustafa adinda bir ozanla yaptigi atisma hala unutulmadi. Siirlerinde yalin gerçegi felsefe ve tasavvufu islemektedir. Türkiye asiklar bayraminda düzenlenen ve her yil tekrarlanan yilin yedi siiri yarismalarinda hep ilk 7 seçme siir arasinda

 

SEYRANI

 Seyrani Eski libas gibi asikin gönlü Söküldükten sonra dikilmez imis Güzel sever isen gerdani benli Her güzelin kahri çekilmez imis Seyrani'nin gözü gamla yas imis Benim derdim her dertlere bas imis Ben bagrimi toprak sandim, tas imis Meger tasa tohum ekilmez imis Seyrani, XIX. yüzyil halk siirinin büyük ustalarindandir. Siirlerinde kuvvetli bir yergicilik, taslamacilik vardir. Haksizliga, rüsvete, toplumsal denge­sizliklere, kaba sofuluga, ahlaksizliga karsi çikmistir. Siirsel yapidan, söyleyisten uzaklasmadan, etkin, kalici siirlerini saziyla halk içinde sôyleyen güçlü bir ozandir. Siirlerinin çogunun bugün de güncelligini yitirmemis olmasi, halk katinda büyük sayginlik kazanmasi, Seyrani'nin gücünü ortaya koymasi bakimindan ilginçtir. Seyrani (1807-1866) Kayseri'nin simdiki adi Develi olan Everek ilçesinde dogmus, gene dogdugu yerde ölmüstür. Yoksul bir mahalle imami olan Cafer Hoca’nin ogludur. Asil adi Mehmet'tir. Bir tesbite göre, 1807 yilinda dogmus, 1866 yilinda ölmüstür. Ancak, bu tarihlerin dogrulugu üzerinde kuskular da vardir. Medresede birkaç yil okuduktan sonra ayrilmis, Istanbul'a gitmistir. Istanbul'da yedi yil kaldigi anlasilmaktadir. Siirlerinden Istanbul’da bilimsel egitim aldigi anlasilmaktadir. Bu egitimi sirasinda Alevi-Bektasi tekkelerine de gitmistir. Fakat zaman içinde sivri dili yüzünden Istanbul­'da hakkinda kovusturma açilmis, o da bir dostunun yardimiyla Istanbul­'dan kaçip Develi'ye gelmis, bir daha da Istanbul'a gitmemistir. Özellikle Orta Anadolu'da gezdigi anlasilan Seyrani'nin ''Asik Toplantilari''na katildigi, düzenlenen türlü sazli sözlü ya­rismalarda hep önde gittigi anlasiliyor. Yasaminin sonuna dogru bir sinir hastaligina tutulan Seyrani'ye son döneminde "Deli'' denilmistir. Seyrani'nin yasami acilarla, yoksulluklarla geçmistir. Buna ragmen Seyrani, yasama sevincini hiçbir zaman yitirmemistir. Seyrani'nin yasadigi dönemde ülkede birtakim degisiklikler, yenilikler baslamistir. Yeni okullar açilmaya,yeni mahkemeler kurulmaya baslamis, Ülkeye telgraf gelmis çesitli yenilesme çabalari gözlenir olmustur. Seyrani'nin bu yenilikleri yakindan izledigini, halkin üzerindeki etkileri gözledigini, siirlerinden anlasilmaktadir. Eserlerinden bazilari: Aglar Gezerim Askin Derdine Düseli Mecnunum Daglar Gezerim Katram Kaynayip Cosali Sel Oldum, Çaglar Gezerim Pîr Esigin Bildim Kabe Hatasi Var Ise Tövbe Derd Ile Erdim Eyyüb'e Yarimi Baglar Gezerim Kimi Beydir, Kimi Geda Cümlesine Yaren Hüda Yusuf'umdan Düstüm Cüda Yakub'um Aglar Gezerim SEYRANI, Askin Tur'unda Tecelli Gördüm Nurunda Gerçeklerin Huzurunda Çürügüm, Saglar Gezerim Asikin Gönlü Eski libas gibi asikin gönlü Söküldükten sonra dikilmez imis Güzel sever isen gerdani benli Her güzelin kahri çekilmez imis Bülbül daldan dala yapiyor sekis O sebepten gülle ediyor çekis Askin ignesiyle dikilen dikis Kiyamete kadar sökülmez imis Sevdigim degildin böylece ezel Askinim bagina düsürdün gazel Ibrisimden nazik saydigim güzel Meger pulat gibi bükülmez imis SEYRANI'nin gözü gamla yas imis Benim derdim her dertlere bas imis Ben bagrimi toprak sandim, tas imis Meger tasa tohum ekilmez imis Muhabbet Yelleri Hak yoluna gidenlerin Asa olsam ellerine Er, pîr vasfin edenlerin Kurban olsam dillerine Torunuyuz bir dedenin Tohumuyuz bir bedenin Mûnkir ile cenk edenin Silali olsam ellerine Bir üstada olsam çirak Bir olurdu yakin irak Kemigimi yapsam tarak Yar saçinin tellerine Vücudumu kavursalar Yönüm yare çevirseler Harman edip savursalar Muhabbetin yellerini Vakit kalmadi dermagin Kaldir SEYRANI parmagin Deryaya akan irmagin Katre olsam sellerine Katre:Damla, su damlasi Askin Çilesi Ben bu askin çilesini Yanar çektim, tüter çektim Yedim gonca sillesini Bülbül gibi öter çektim Dizgin etsem gönül atin Geçer gögün yedi katin Yalan dünya maslahatin Kah bitmez, kah biter çektim SEYRANI, bilmeme mert midir Yoksa cana cömert midir Eyyub'un derdi dert midir Ben ondan besbeter çektim

 

 SÜMMANI

Sümmani Dogum Yeri: Erzurum Dogum Yili: 1861 Narman'in Samikale köyünde dogdu. Asil adi Hüseyin'dir. Küçük yasta Erzurum'a giderek asiklar çevresine girdi. Sümmani'nin yetismesinde dönemin ünlü asigi Erbabi'nin etkisi oldu. Ayrica Hodlu Samili ile de karsilasti. Uzun yillar birbirlerinin asikliklarina iliskin seyler duyduktan sonra ancak o dönemde özel bir izinle, Rusya'nin isgali altinda bulunan Kars'a gidip Asik Senlik'le karsilasti. Günler süren karsilikli türkü söylemeden sonra birbirlerini etkilediler ve çok iyi arkadas oldular. Daha sonra Senlik'in annesi Sümmani'yi gömleginden geçirip evlat edindi. Sümmani, Samikale Köyü'nde, 5 Subat 1915 tarihinde vefat etmistir.

 

YUNUS EMRE

Yunus Emre (1238 -1320) yillari arasinda yasadigi tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe siirin öncüsü olan bir sair ve mutasavviftir, yasamina iliskin belgeler sinirlidir. Medrese egitimi gördügü, Arapça ve Farsça bildigi, Iran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi inceledigi saniliyor. Vahdet-i vücut (varlik birligi) ögretisine ulasan bir tasavvuf yorumunu benimsemistir. Yunus Emre? Nereli? Nerede dogmus, nerde ölmüs, nasil yasamis? Kime bagli, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlikta. Yunusun deyisiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezari var, üstlerinde adi var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabi var, içlerinde adi var, kendinin kitabi yok. Ama o halkin, insanlarin gözdesi, solugu, sesi, Anadoluyu insanligi sarmis, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamis; sözü alinmis, satilmis, divanlara birlikte katilmis; O güzel insan kim bilir hangi gurbet kösesinde dagarcigindaki siiriyle birlikte ölmüs, topraga katilmis belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamis, ölüsü soguk suyla yuyulmamistir. Belki tersi olmus. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacagi yere ulasmis. Söylencelere, Haci Bektas Veli Velayetnamesine göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsü, Sakarya kiyilarinda, Sivrihisarin Sari köyünde oturur. Tastan topraktan ekmegini çikaran, yagmur yagmayinca aç kalan bir Anadolu köylüsü, bütün devletlerin soymaya alisik oldugu bir Anadolu köylüsü. Yagmur yagmaz, ekin olmaz. Yunus günün birinde tohumsuz kalir. Tohumsuz kalan Yunus Emre esegine dagdan aliç, ahlat, meyve yükler, buna karsilik biraz tohumluk bugday aramaya çikar. Duydugunun izini sürer iste ilk durdugu yerlerden biri de Haci Bektas Tekkesidir. Anadolunun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yani basinda, yakininda oturmayi kabul etmis olanlardir. Bu söylence bize on üçüncü ve on dördüncü yüzyillarda Bektasiligin yaygin oldugunu gösterir. Yunus, tekkeden aliçlarina karsilik bugday ister. Haci Bektas Veli kendisine: Bugday yerine nefes versek olmaz mi diye sorar. Yunus illede bugday der. Haci Bektas Veli her aliça karsilik bir nefes verelim der. Yunus olmaz der. Her çekirdek basina on nefese kadar çikar, Haci Bektas. Yunus ille bugday diye dayatir. Bunun üzerine Haci Bektas fakir Yunusa götürebilecegi kadar bugday verdirir. Sevine sevine yola çikan Yunusu yolda bir düsüncedir alir Bu insan büyük insan olmasa bana bugday vermezdi. Bir çuval bugday böyle bir insandan daha mi degerli diye düsünür, çiylik ettigini anlar döner geriye. Alin bugdayi geri, ben nefes istiyorum der. Ama Haci Bektas ona nasibin Taptuk Emrece verilecegini, onun tek kesine gitmesini söyler, senin "kilidini ona verdik der. Haci Bektas zamanla bütün Rum erenlerinden saygi ve sevgi görür, ama Emre adinda bir ermis Haci Bektasin semtine bile ugramaz. Haci Bektas ona Saru Ismaili dervisini yollar, tekkesine gelmesini saglar. Gelince ona erenler arasina nasil girdigini sorar, o da perde arasindan bir el uzandi, beni erenler arasina aldi ama ben orada Haci Bektas adinda birini görmedim. Bunun üzerine Haci Bektas perde araligindan sana uzanan eli görsen tanir misin? Tanirim der Emre: Ayasinda bir yesil ben vardi. O zaman Haci Bektas sag elini açar, uzatir. Avucunun içindeki yesil beni gören Emre yesil beni görür görmez: Taptuk! Taptuk! diye bagirir, adi o günden sonra Taptuk, kendiside Haci Bektasin yandasi ve sözcülerinden biri olur. Bu söylence bize Yunusu kendine baglayan Taptuk Emrenin HaciBektasin yolundan, çevresinden ayri, belki de yeni müslüman olmus biri oldugunu, ona baglandigini gösterir. Saru Saltuk, Taptuk, Barak Baba... silsilesini izler.