OZANLARIMIZ
FUZULİ (1504 – 1556 )
Asıl adı Mehmet olan Fuzuli; 1504 ‘de Kerkük’te doğdu. Kerkük’te Bayat Türkmen boyunun Karyağdı soyundan gelmektedir. Şiirlerini hem Türkçe, hem Arapça hem de Farsça yazan Fuzuli’nin en başarılı eserleri Türkçe yazılmış olanlarıdır. Fuzuli; yalnızca Türk ve Fars edebiyatında değil, dünya klasikleri arasında da saygın bir yer almış ozandır. Bir gönül eri olan Fuzuli; yaşamı süresince Kerbela ve Bağdat çevresinden ayrılmamış, bir süre Hz. Ali’nin türbesinde türbedarlık yapmıştır. Kitaplar Fuzuli’nin en büyük dileğinin Kerbela’da ölmek olduğunu yazar. Fuzuli yakın çevresine Hz. Hüseyin’in türbesinin yanında toprağa verilmeyi ve mezarına taş konulmamasını vasiyet etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgınında Hakk’a yürümüş ve vasiyeti yerine getirilmiştir. Kerbela Olayı’nı anlatan “Hadikat-ü Süeda” (Mutluların Bahçesi) en önemli eserlerindendir.
KUL HİMMET (16. yüzyılın ikinci yarısı)
Kul Himmet; Tokat’a bağlı Almus ilçesinin bugünkü adı Görümlü Kasabası olan Varsıl Köyü’ndendir. 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Kul Himmet bütün nefeslerinde Hz.Ali, 12 İmamlar ve Hacı Bektaş Veli’yi büyük bir içtenlikle anlatır. Kul Himmet’in nefesleri de diğer ulu ozanların nefesleri gibi her Alevi ceminin vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke ve tarikat eğitimi gören Kul Himmet’in, Pir Sultan Abdal’a bağlı olduğu, onun çevresinde yetiştiği, müridi olup O’nu izlediği şiirlerinde açıkça ortaya çıkar. Halk ozanlarında Alevi Bektaşi olmayanlar bile onun etkisinde kalmış, ona yakınlık göstermiştir. Kul Himmet; tarikat ışığında beliren insan sevgisini Hacı Bektaş Veli üzerinde yoğunlaştırarak nesnel duruma getirmiş, tanrı kavramını bir varlık olan insanla özdeşleştirmiştir
PİR SULTAN ABDAL (16. yüzyıl)
Pir Sultan Abdal’ın 1500 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Doğduğu yeri ise kendisi şiirlerinde, “Benim Aslım Horasan’dan Hoy’dandır” diyerek belirtiyor. Asıl adı Haydar olan Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz Köyü’nden olduğu söylenir. Pir Sultan’ın yaşamı Alevi Bektaşi toplumunun söylencelerine dayanır. Şiirlerinden ise Safevi Devleti hükümdarı Şah İsmail’in oğlu olan Şah Tahmasb zamanında yaşadığı anlaşılır. Pir Sultan Abdal, döneminin toplumsal sorunlarına eğilmiş, bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış, yer yer şiirini sanatını da bu uğurda aracı yapmış bir ozandır. Bu nedenle halkla, halkın sorunlarıyla özdeşleşmiş ve bütünleşmiştir. Pir Sultan Abdal, Osmanlı zulmüne karşı Anadolu halkının sıkılmış yumruğudur. Haksız gidişe “dur” diyen bir haykırıştır.
SEYYİD NESİMİ (1369 – 1417)
Bağdat’ın Nesim Kasabası’nda yetişmiş, Diyarbakır bölgesine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep’te Hallac-ı Mansur’un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp derisi yüzülerek öldürülmüştür. Nesimi, Hurufi’dir. Fazlullah Hurifi’ nin görüşlerini benimsemiştir. Varlık birliği görüşünü savunan, kişi ile tanrı arasında bir nitelik yükleyen inanç arasında bağlantı kurar. Tanrının yetkin (Kamil) insanda görüldüğü tasavvufi görüşünü benimser. Başlıca eserleri Türkçe ve Farsça divanlardır. Azeri asıllı Türkmenlerdendir. Katledilme sırasında rivayete göre derisi eline verilip giderken, Halep’in 12 kapısından aynı anda çıktığı görülmüştür. Yolda birisine ; “Gerçek Kabe’nin yolcusuyuz.” Elinde yüzülmüş derisini göstererek “İhramımız
ŞAH HATAYİ (Şah İsmail) (1487 – 1524)
Yedi Ulu’lardan Şah Hatayi; 1487 yılında İran-Erdebil’de doğdu. Anadolu’daki Alevi cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Babası Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’dır. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’le 19 Mart 1514’de yaptığı Çaldıran’daki savaşı kaybetti. Bu onun için sonun başlangıcı oldu. 1524’de 37 yaşında iken Azerbaycan’da Hakk’a yürüdü. Cenazesi Erdebil’e götürülerek, dedesi Şeyh Safiyüddi’nin türbesi yanında toprağa verildi. Şah Hatayi çok iyi bir eğitim almıştır. Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli üstüne pek çok içtenlikli nefesler yazmıştır.
VİRANİ (16.yüzyıl)
Doğum ve ölüm tarihi belli olmayan Virani’nin; 16. yüzyılda Eğriboz adasında doğduğu söylenir. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanı olan Virani; bir süre Necef’te Hz.Ali’nin türbesinde türbedarlık hizmeti vermiştir. Virani; Balkanlarda Demir Baba’dan babalık icazeti almış, Hz. Ali tutkusunu dile getiren çok sayıda şiir yazmıştır. Bazı araştırmacılar, yazılarında Virani’nin aruz vezni ile 300’e yakın şiir söylediğini ve koca bir divan oluşturduğunu bildirerek Ozan’ın az çok öğrenim görmüş olduğunu belirtirler. Virani’ye göre, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’dir
YEMİNİ (15. yüzyıl sonu-16 yüzyıl başı)
Yemini 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yarısında Tuna Irmağı yörelerinde yaşadı. Çeşitli kaynaklar tarafından asıl adının Ali olduğunu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiğini ve “Yemini” mahlasını kullandığını yazar. Demir Baba Velayetnamesi’nde adı “Hafız Kelam Yemini” olarak geçer. Bundan da Kuran’ı ezbere okuduğu anlaşılır. Hz. Ali’nin mitolojik yaşamını konu edinen Faziletname adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Kitap bir erdem kitabıdır. Bu kitap, Hz. Ali’nin yaşamının, Ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun işlendiği temel eserlerinden biridir. Bu eseri Kitab-ı Erdem (iyi ahlak kitabı) olarak niteleyenler kitaptaki doğruluğu, dürüstlüğü, alçak gönüllülüğü yaşam biçimi ve inanç biçimi haline getirmesinden dolayı Yemini’ye daha bir saygı duyarlar.
ABDULLAH PAPUR
Abdullah Papur Doğum Yeri: Divriği DoğYılı: 1945 1945-1989. Küçük yaşlarda bağlama çalmayı öğrendi. Önce aşıklık geleneğinde usta malı türküler söyleyen Papur, sonraları kendi türkülerine ağırlık verdi. Türkiye'nin birçok yerini dolaştı. 1970'li yıllardan itibaren toplumsal konulara yönelen Papur bu dalda da birçok eser verdi. DOĞUMU : 1945 yılında Divriği' de doğmuştur. Sivas-kangal'a bağlı iğdeli köyünden yetişmiş olan ozanımız küçük yaşlarda bağlama çalmayı ögrendi. Önce aşıklık geleneğinde usta malı türküler söyleyen Papur, sonraları kendi türkülerine ağırlık verdi. Türkiye'nin birçok yerini dolaştı. 1970'li yıllardan itibaren toplumsal konulara yönelen Papur bu dalda da birçok eser verdi. Fevkalede harika uzunhavalarıyla, halk muziğindeki kâmilliği herkes tarafından kabul edilmiş, anadoluda en az bir Refik Başaran ya da Mahzuni Şerif kadar tanınan, mühim mahalli ozanlarımızdandır. ÖLÜMÜ : 1989 yılında aramızdan ayrıldı.
ALİ KIZILTUĞ
1944 yılında Sivas ili Divriği ilçesi Mursal köyünde dünyaya geldi. 1958 yılında bağlama çalmaya başladı. Bağlamaya ilişkin temel bilgileri köyünde bulunan Abbas ustadan öğrendi. İlk yıllarda başka aşıkların eserlerini ve yöresel türküleri seslendirdi. 1969 yılında ilk plağı olan "Asri gurbet harab etmiş köyümü" çıktı. Eserlerini hazırlarken genellikle önce şiir olarak yazıp sonra onları besteliyor. Ancak doğaçlamada çalıp söylüyor, 1971 yılında İstanbul Tepebaşında yapılan ve tüm ozanların katildığı bir atışma yarışmasında birinci seçildi. Geçim sıkıntısı nedeniyle göç etmek zorunda kalır ve 1973 de Ankaraya yerleşir. Aşık Veysel ve Aşık Mahzuni onu en çok etkileyen aşıklardır. "Baykuşlara kalan köy" ve "Sorma efendim" adında iki kitabi yayımlandı ve diğer eserlerini de 10 cilt kitap halinde yayınlamayı düşünmektedir. Memur emeklisi ve 4 çocuk babası olan Ali Kiziltuğ halen Ankara'da ikamet etmekte.
ARİF SAĞ
1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dallı (Sos) köyünde dünyaya gelen Arif Sağ, henüz 3 yaşında iken babasının değirmeninde tanışır müzikle. Değirmen taşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramafon ve taş plaklarla tanışır. Plaklarda duyduğu o ilk ses kendi müzik yaşamının belirleyicisi olur. Yaşamını bu denli değiştirecek olan O ses Davut Sulari'ye aittir. Arif Sağ Bağlama ile 7 yaşında iken Erzincan'da Kumaş Dede'nin dükkanında tanışır. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf gibi birçok ozanın yetiştirildiği bir dükkan.
Sanatçı Anadolu Aleviliği'nin aşık-ozan geleneği bünyesinde 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenerek deyişler söylemeye başlar. Daha sonra İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde "eti senin kemiği benim" denilerek "ustam" dediği Nida Tüfekçi'ye teslim edilir.
1963 yılında “Gafil Gezme Şaşkın, Bir Gün Ölürsün” adlı ilk plağı yayımlandığında henüz 17 yaşındaydı.
60'lı yılların sonunda TRT İstanbul Radyosu’na bağlama sanatçısı olarak başladı.
1975 yılında kurulan İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı’nda "öğretim üyesi" olan sanatçı, halk müziği ve bağlama ile ilgili akademik çalışmalarını bu dönemde başlatır. 1982 yılında kendi adını verdiği "Arif Sağ Müzik Evi"ni kuran sanatçı Yavuz Top, Musa Eroğlu ve Muhlis Akarsu ile “Muhabbet” adını verdikleri 4 albümden oluşan seriyi tamamladı.
Arif Sağ, sazında günlük yaşamın ekmek-su gibi doğal bir parçası sayılan Anadolu Aleviliği'nin "aşık-ozan" geleneği ortamında yaşayarak yetişmiştir.
Arif Sağ 1982 yılında İstanbul Şan Tiyatrosu’nda bağlama resitali veren ilk sanatçıdır.
Avrupa'nın birçok ülkesi ile Uzakdoğu ülkelerinde halk müziğimizi ve halk çalgılarımızı tanıtmak amacıyla bir dizi konserlere katıldı.
5 Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Roman Herzog'un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.
1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır.
Son olarak, İspanya'nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.
Sağ, 1987-1991 yılları arasında SHP Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.’de yer aldı.
Sanatçı, evli ve iki çocuk babasıdır.
AŞIK ALİ İZZET ÖZKAN
Şarkışlalı Aşık Ali İzzet Özkan adından çokça söz edilen bir halk ozanımızdır. 1902 yılında Şarkışla’nın Üğük köyünde doğdu. Belli bir öğrenim görmedi. Aşık Sabri'den bağlama dersleri aldı. Ve küçük yaşlarda aşık oldu. 22 yaşlarında Adana'ya giderek Çukurovalı aşıklarla karşılaşmalar yaptı. Uzun yıllar yurdun çeşitli yerlerinde gezip dolaştı. Pek çok türkü yazdı, söyledi. 500'ü aşkın şiiri vardır ve şiirlerini zaman zaman çıkardığı kitaplarda toplamıştır. Bazı türküleri de sanatçılar tarafından plağa okundu. Bunlar arasında “Şu Sazıma Düzen Ver, Mühür Gözlüm". Ali İzzet Özkan Konya da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramı'na katılmıştır. Aşık 1981 yılında bu dünyadan Hakk'a yürüdü.
AŞIK ALİ NURŞANİ
2 Şubat 1959'da Gaziantep/İslahiye'nin Sakçagözü köyünde doğdu. Asıl adı Ali Ayhan'dır. Köyüne gelip giden aşıklardan etkilenerek 10 yaşlarında bağlama çalmaya başladı. Ayrıca bağlama öğrenmesinde babasının da etkisi ve yardımı oldu. 1972-73 yıllarından itibaren şiir yazmaya da başlayan Aşık Nurşani, daha sonra Aşık Mahzuni ve başka birçok aşıkla birlikte çesitli turnelere katıldı. İlk plağını aynı yıllarda doldurdu. Aslında mahlas olarak kendisine verilen Hürşani, yanlışlıkla ilk plağına Nurşani olarak yazıldı ve öyle de kaldı. 1979 yılında yine Aşık Mahzuni'yle birlikte konser vermek üzere gittigi Almanya'ya yerleşti. Şiirlerinde toplumsal sorunlardan sevgiye hemen her türlü konuyu işleyen Aşık Nurşani, ayrıca "Barak Ağzı" türkülerin yorumunda da usta sanatçılardan biri olarak bilinir. Bugüne dek yaklaşık 500 şiir yazdı. Bunların 120 kadarını besteleyen Aşık Nurşani'nin türküleri çesitli sanatçılar tarafindan da okunmaktadır. Bugüne dek çesitli biçimlerde yaklaşık 25 kadar kaseti çıkan Aşık Nurşani'nin şiirlerinin bir bölümünü topladığı yayına hazır bir kitap çalışması bulunmaktadır. Aşık Nurşani'nin tüm şiirleri ilk kez yayımlanıyor.
AŞIK DAİMİ
DOĞUMU : Asıl adı İsmail Aydın olan Aşık Daimi 1932 yılında İstanbul'da doğdu. Aslen Erzincan'ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba Daimi, Birinci Dünya savaşı sıralarında İstanbul'a göç etmiştir. Aşık Dami'nin iki dedesi de saz şairiydi o nedenle saz çalmayı ve söylemeyi kolayca öğrendi. Bir süre sonra da kendi deyişlerini okumuştur. İstanbul'dan ayrılarak bir süre baba diyarında kalan aşık 1950 yılında evlendi iki kızı ile iki oğlu dünyaya geldi. 1962 yılında bir daha dönmemek üzere İstanbul'a yerleşti. TRT Genel Müdürlüğü'nce açılan sınavı kazandı. O tarihten sonra kaseli sanatçı olarak görevini sürdürdü. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdışında konserler verdi. ÖLÜMÜ : 17 Nisan 1983 tarihinde aramızdan ayrıldı.
AŞIK DEVRANİ
Asıl adı Hasan Tutal’dır. 1928 yılında Şarkışla’nın Emlek yöresi Hüyük köyünde doğmuştur. Soyu, baba tarafından Horasan’dan gelme Şeyh Merzuban-ı Veli’ye dayanır. Ferhat ve Kibar’ın oğludur. Babası, 1924 yılında, Zara’nın Tekke köyünden gelip doğduğu köy olan Hüyük’e yerleşmiştir. Küçük yaşlarda babasını, 1959 yılında da annesini kaybetmiştir. Çocukluğu yoksullukla geçmiştir. Ailesine yardım için komşu köylerde çobanlık yapmıştır. Köyünde okul olmadığı için okula da gidememiştir. Okuma yazmayı askerlik yaptığı Sarıkamış’ta öğrenmiştir. Yaşı, nüfusta büyük yazıldığı için askere dört yıl erken gitmiştir. 1945 Şubatında Sarıkamış’ta askerken, şiddetli derecede böbreklerinden rahatsızlanıp ameliyat geçirmiş, doktorlar böbreğinin birini almak mecburiyetinde kalmıştır. Ameliyat sonrasında altı ay Sivas’ta hava değişimine gönderilmiş, bu süre sonunda kıtası değiştirilmiş Samsun 90. Piyade Alayına sevk edilmiştir. Ancak burada da rahatsızlanınca kendisine çürük raporu verilip terhis edilmiştir. 1953’te Yeter Hanım’la evlenmiş bu evlilikten bir oğlu, dört kızı olmuştur. 20 Şubat 1993’te Ankara’da vefat etmiştir. Şiire 1945’te böbreğinin birinin alınmasından sonra başlamıştır. 1947’de de sazı çalmasını öğrenmiştir. Birlikte olduğu ustalardan Hasan Yüzbaşıoğlu, Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan ve İzzat Savaş’ın şiir tekniğini ilerletmesinde büyük rolü olmuştur. Aynı zamanda iyi bir saz ustası olan Devranî, yıllarca köy köy, şehir şehir dolaşıp âşıklık sanatını icra etmiştir. Bununla da kalmayarak 1975 yılından itibaren Almanya, Avusturya, Yugoslavya, Hollanda, Irak, İran, Suriye gibi ülkelerde de programlar yapmıştır. Şiir tekniği güçlü olup başka sosyal problemler olmak hemen her konuda şiiri vardır. Defalarca ödüller almıştır. Şiirlerini ihtiva eden dört kitabı çıkmıştır. Dergâha Varış (1963), Uyanalım (1968), Gerçek Ozan Susmaz (1969 ve 1974), Yırtık Aba (1991).
AŞIK FEYZULLAH ÇINAR
Bir Çilenin Sanatçısı Feyzullah Çınar !.. Çamşıhı'nın Çamağa köyünde 1937’de doğdu. Türkü söylemeye 1950 de başladı. İlk plağı 1966 da çıktı. Kısa sürede 200 binin üzerinde satış yaparak, en doruğa gitti. Bütün bunlara karşın yaşadığı süreç içinde hiçbir zaman maddi bir gelir elde edemedi. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nde çöpçülük kadrosunda çalışırken, ani bir rahatsızlık sonucu yaşamını yalnız bir parkta noktaladı. Ankaralı sanatseverler onun anısını yaşatmak için her yıl anma günleri düzenliyorlar. Mamak Belediyesi Ozan Der işbirliğiyle Tuzluçayır semtinde “Feyzullah Çınar Parkı” yapıldı. 1950'den itibaren türküleri duyulmaya başladı. 1937 yılında Anadolu’nun kıraç, verimsiz bir yöresinde doğarken, çocukluğunu çobanlık yaparak geçirdiği Çamşıhı ilçesi Çamağa köyünde üretim tüketim ilişkilerini kavramaya başlıyor. Toprağa verilen emeğin karşılığını topraktan alamayan köylülerin durumları, Feyzullah Çınar’ı da rahatsız etmiştir. Topraklara isyan etmesi, onu Köroğlulara, Pir Sultanlara kadar götürmüştür. Yaşlı köylülerin ağızlarından duyduğu bu değerleri araştırmaya koyulmuştur. Öğrendikçe, gördükçe dünyayı, toplumu kafasında biçimlendirmiştir. Kuyucu Yusuf Paşa’yı, Hızır Paşa’yı tanımadan geçmemiştir. Gözünün önüne Osmanlı'nın kadıları, mollaları, askerleri de gelmiştir. Güçlü Osmanlı’ya kim karşı koyabilirdi? Ayağı çarıklı, sırtı börklü Pir Sultan Abdal’ın haddine mi kalmıştı? Altmışlı yılların ortalarına doğru plaklar dönüyor köy odalarında, kahvelerde, meydanlarda, hele bir de teyp denilen yeni bir gavur icadı daha çıkmış ki deme gitsin. O gavur icatlarının içinden çıkan seslerden bir gür ses daha çıkıyor. 16. asrın büyük ozanı Pir Sultan Abdal’ın taviz vermeyen sesi yeniden dalgalanıyor Anadolu’nun içlerinde. Eğer göğerir de bostan olursam Şu halkın diline destan olursam Kara toprak senden üstün olursam Ben de bu yayladan Şah'a giderim İsyan olan bir sese çocukluğumda ilk kez tanık oluyordum. Nedir bu boyun eğmezlik, kimdir bu boyun eğmeyen, isyankar ozan? Kimdir Hızır Paşa ve mollalar? Kadılar? Güzel güzel barış içinde yaşamak varken bütün bunlar niçin? Bütün bu nedenlerin, niçinlerin içinde yatan gerçek, usta sanatçının söylediği Pir Sultan + Köroğlu çıkışlı türkülerin içinde saklıymış meğer. Anadolu; kavimlerin uğrak yeri olmuştur hep. Çok kavim gelip geçmiştir bu kapıdan. Kimi kavimler kaybolup giderken kimileri göç etmiştir. En son konuğu Türklerdir. Yok olan kavimler kaybolup giderken, potasında eridiği Anadolu insanına çok şey vermiştir. Anadolu kültürünün, Alevi-Bektaşi kültürünün hoşgörüsünün oluşumu da Anadolu'daki kültürlerin bileşimidir. Bir Alevi-Bektaşi kültürü sanatçısı da olan Feyzullah Çınar, Anadolu kültürünü türkülerinde toplayıp, güzel bir yorumla sunmuştur. Türkiye’yi adımlayarak dolaştı adeta. Her gittiği yerde, herkesten bir şeyler alarak kattı türkülerinin içine. Halkın Feyzullah Çınar’da en beğendiği şey Pir Sultan türküleridir. Başka bir şey doyuramazdı halkı ancak bu kadar. Pir Sultan Abdal’ın kendisi ancak böyle seslendirebilirdi türkülerini. Değişik bir yorum, güçlü bir nefes dolanıyordu sazın üstünde. Onu unutulmaz sanatçılar arasına koyan bu özelliğidir. Onu bu türün dışında düşünmek hayalcilik olur. Sanatçının bu yönleri yanında çileyle noktalanan özel bir yaşamı da vardır. Çok yoksulluk, parasızlık çekti. Sanatının zirvesi ona maddi bir şey veremedi; ama çok büyük bir ölümsüzlük bıraktı. Nesilleri onun güçlü sesini unutmayacaklar kolayca. Aşağıya aldığımız şiir, ozanın ağzından Feyzullah Çınar’ı anlatmaya yetiyor kanımca, onun ardından bizlerin söyleyeceği şeyler, ozanlar kadar onu tanımlayamaz. Sana uyu demek içimden gelmez Çünkü çok uyumuş uyardın Feyzom Senin gibi, temsilinde eğilmez Dik başlı dağları sayardın Feyzom Sen derdin ki hiçbir Ozan yoz değil Çıkarcının elindeki koz değil Kanaatin tahammülün az değil Bir dilim ekmekle doyardın Feyzom Coşardın çağlardın, öyle bezmezdin Dalgındın dalardın, hafif gezmezdin Yeri gelir karıncayı ezmezdin Yerinde devlere kıyardın Feyzom Bağırıp çağırdın kötü düzene Neler dedin ezilene ezene Zaman geldi et yerine kazana Biliyoruz hedik koyardın Feyzom Topraklarda değil bizde yatansın Her gece her gece ışık tutansın Bize gülüp geçen düzen utansın Böyle derdin neler duyardın Feyzom Çok gamsızlar uyanmıştır sesine Dostluk çağrısına pir nefesine Yalan konuşmadın erkekçesine Hak der sarhoş olur ayardın Feyzom Bir zamanlar Mahzuni’yle inlerdin Cömert idin bir ikramı binlerdin Piroğluydun mürşitleri dinlerdin Olursa hatadan cayardın Feyzom Mahzuni Şerif FİKRET OTYAM AŞIK FEYZULLAH ÇINAR'I YAZDI... 1937 yılında Sivas Divriği Çamşıh köyünden ‘Altunana’ bir oğlan bebesi daha doğurdu, adını Feyzullah koydular. Sıra ondaydı, Divriğili halk ozanında; sazını döşüne yerleştirdi, tezeneyi vurdu; marşla oyun havası arası bir ezgiydi. Sonra ağzını mikrofona yaklaştırdı, söylemeye başladı: "Kara kara çarşafları giymeden / Hakimlerimiz kadı olmadan / Sarıklı cübbeli yobaz gelmeden / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel..." Yüzlerce kişi, Atatürk adını duyunca bir an sessizleşti ama hemen ardından Gödüklü Tepesi’ni alkışlar kapladı, ozan söylüyordu: "Herbir yandan hu sesleri geliyor / İlkelerin birer birer ölüyor / Cumhuriyet elden çıktı gidiyor / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel" Burası Çamşıh Bolu Mengen’den aşçı yetişir, Siirt Tillo’dan sünnetçi, Sivas’tan tellak, Rize’den pastacı, Mardin’den kuyumcu ve yetişmeler uzar gider. Sivas / Divriği / Çamşıh’a sıra gelir. Çamşıh, yeni adlarıyla Şahin / Çakırağa / Gözecik / Balova / Gülpınar / Kaygısız / Başören / Eyüpağa / Dışbudak köylerinden oluşur, işte buradan da halk ozanı yetişir asırlardır. Çamşıhlı üniversite mezunu bir genç yedeksubaylığını bitirdi, Ankara Tuzluçayır’daki evinde töre gereği kurban kestirdi, dostlarını çağırdı, 1963’ün sonralarına doğruydu. Yirmiye yakın mihman (1) arasında, eski kafa kağıdında "Mezhebi: Hanefi" yazan salt bu satırların yazarıydı, diğerleri Ali evlatları. Bu, önce insan sevgisidir, inançtaki o anlatımsız hoşgörüdür. Ve inanca göre, eve gelen mihman Hazret - i Ali’nin ta kendisidir! Mihmana gösterilen bu yalansız / dolansız sevgi, saygı ve ilgi bu nedenledir. Tastamam ‘37 yıl’ Bir güzel sofraydı, sofradakilerin birisi eline geçen Muhittin Divanı’nı büyük bir aşkla okuyor, sofrada çıt yok ve sırası gelende sofradaki bir başka can, yamacındaki "Telli Kur’an"ı (2) alıyor döşüne, nefesler / deyişler çalıp söylüyor... Biraz ötede bir başka sofra var, orada da saz var yamaçta duran. Ev ve sofra sahibi genç Mustafa Timisi’ye işaret ediyorum, o da çalsın diye ve çalmaya başladı ve ses alma aracım açıktı ve "37" yıl önce bir dostluk / kardeşlik böyle başlamıştı. İsteğim üzerine Cumhuriyet Ankara Bürosu’na yanıma geldi, sordum, sordum, sordum aklıma ne gelirse ve hepsini, hepsini, hepsini yanıtladı atlamadan / sektirmedin. 1937’de Sivas / Divriği Çamşıh köyünden "Altunana" bir oğlan bebesi daha doğurdu, adını Feyzullah koydular. Rivayet olunur ki soyu Ahmet Yesevi’ye çıkıyor. Çocuk, köyde yufka ekmeği, peynir, bal, yoğurt ve Pir Sultan Abdal ve Kaygusuz Abdal ve Hayati ve Harabi ve Seyrani ve dahi nice ulu Alevi ozanlarının deyişleriyle büyüdü / gelişti ve niceleri gibi saza hevesi düştü "Görgü Cemleri"nde (3) dedelerin dizlerinin dibinden ayrılmadı herbişeyi yazdı körpe beynine yılı ve de zamanı gelende ortaya dökmek için ve yıl geldi, 1950. Zaman plak devri, her ozanın yüreğinde kırkbeşlik plak yatar idi o yıllar ve elbette Feyzullah’ın da. Sivaslı Agahi Baba’nın asırlık Fezilet’ini okudu, arka yüzü ise Malatyalı Esiri’nin Hazret - i Hüseyin için bir "mersiye" idi ve yer yerinden oynadı, özellikle Alevi / Bektaşi toplumu çıldırıyordu! Bir başka tezene vuruş, bir başka tarifsiz bir güzel ses, her sözün apaçık hakkını veren, tane tane. İstanbul’da bakkal çıraklığı / Hamallık / Ankara İtfaiyesi’nde yangın söndürücülük / Sivil Savunma’da işçilik ve kevgire dönmüş ciğerlerinden ötürü malulen emeklilik! Evlenmiştir, bir kız ve de bir oğlan bebesi. Mutludur ve bu mutluluk altı yıl sürecektir, eşi böbrek yetmezliğinden ozanı ve iki bebesini bırakıp öte dünyaya göçecektir. Yeni kırkbeşlikler... Yeni başlayan bir başka ses / saz duyurma: Kaset. Ardı ardına kasetler ve yurtdışındaki yurttaşlar kapışır olmuştur Feyzullah Çınar’ın tüm yapıtlarını ve o artık ünlüdür. Her boydan meraklı, peşinde Alevi toplumunun önde gelen isimlerinden Avukat Cemal Özbay bir öneri getirdi; çok, ama çok istediklerini belirterek. Alevi / Bektaşi kültürü / düşüncesi / yaşamları / inançları gelenek ve görenekleri üzerinde önemli çalışmaları olan ünlü profesör Irene Melikoff bu konularda Avrupa üniversitelerinde ders verebilecek ve söyleşiler yapacak birini önermelerini istemiş, 1962 yılında, önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, ardından kitap olarak basılan "Hu Dost" adlı ve bu konuları içeren çalışmam akıllarına bu canı düşürmüş! Haddini bilmek ne güzeldir, teşekkür yeter m’ola? Onlara bir de isim verdim! Aşık Feyzullah Çınar ve Profesör Melikoff, Hacı Bektaş Veli törenlerinde Feyzullah Çınar’ı tanır ve 1968 yılında ozanı saldık Fransa’ya Melikoff eşliğinde. O artık Paris’te, Bern’de, Bazel’dedir ve dahi Strasburg’da, Bonn’da Doğu ve Batı Berlin’de üniversitelerdedir, büyük salonlarda söyleşilerdedir ve dahi TV’lerde ve dahi radyolarda, ama O’nun için kocaman bir uzunçalar yapmak Fransız televizyonuna nasip olacaktır. Beyaz kapak üzerinde kocaman ‘TURQUIE’ yazıyor, hemen altında da şunlar: "Shante de d’ Anatolie / Par Ashık Feyzullah Tchinar" Uzunçaların binlerce sattığını duyduk. Geçen yıl yeni baskısı yapıldı, ilk gün sekiz yüz bin satıldığını gazeteler yazdı. Çoğu halk konserlerinden sonra gözaltına alınmalarına adeta "bağışıklık" kazandı yurda döndüğünde!.. Yetmişli yıllarda sık sık yurtdışına çıktı konserleri için, pasaport babında bana fazla iş düşmedi! Bir lord kadar şık Bir Avrupa dönüşü gazeteye geldiğinde hepimiz kılığına / kıyafetine hayran olmuş takılmıştık, "Marklardan n’aber Feyzullah?" Yanıtlamadı, büro yardımcısı daha o söylemeden kahvesini getirdi, o, pipo çantasını çıkardı, pipoyu tütünledi pipo çakmağıyla yaktı, hepimiz bakıyorduk "bankada" dedi!.. Etrafına bakındı, "İngiliz lorduymuş, cebinde bi peni mi ne karın ağrısıysa yok, öyle bir lord!.. Açım lan Otyam, açım!. evde çocuklar da aç!.." Acı doluydu yüzü... Her zamanki gibi olanı paylaştık, tıpkı lokmalarımız / demlerimizde olduğu gibi. O dürüst bir ozandır ne anlar ticaretten? Birisi çıkagelmiş yanına, yüz kaseti birlikte dolduracak bir cihazdan söz etmiş, bunu Türkiye’de kurarlarsa ne biçim para kazanırlarmış... Uzatmaya ne gerek var ama önemlisi, ne adam, ne makine ne de desteyle marklar! Bunlar yok! Aç bilaç dönmüş İstanbul’a, oradan da almışlar biletini dar atmış kendini Cumhuriyet Ankara Bürosu’na! Bir uzunçalar... Avrupa’da hakkında çıkan yazıların kopyaları ve kısa bir mektup Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’a: "Sevgili Vedat Bu ozanın çoluk çocuk aç yaşadığı Ankara’da tok yaşamaktan utanıyorum." Sabahın köründe aradı sevgili Dalokay, heyecan içindeydi, neredeyse sabaha kadar dinlemiş, okumuş / okutmuş yazıları. Üç gün sonra Çamşıhlı Aşık Çınar, cumartesi ve pazar günleri moral eğitimi babında sayıları yedi bine ulaşan temizlik işçilerine çalıp söylemeye başlamıştı kadrolu olarak... İkinci eşinden de çocukları oldu. O varken ses alma aracım hep açık oldu. 1957 yılından bu yana derlediğim Alevi / Bektaşi müziği doksan saati aşkın, bunun neredeyse yirmi saati Feyzullah’tandır. Arşivimin tümünü armağan ettiğim Mannheim (Almanya) Alevi Kültür Merkezi bir yıl süren bir çalışma sonunda bunların hepsini CD’lere aktardı. Ünlü halk ozanımız Aşık Daimi’nin kızı Uğurcan bunların tüm ayrıntılarını kayda geçirdi, elliye yakın CD, Kültür Merkezi’nin bir teşekkür armağanı olarak kitaplığımdadır. Divriğili halk ozanı Aşık Hasan sürdürüyor çağrısını: "Aşık Hasan saçlarını yolmadan / Anadolu Arabistan olmadan / Sivas gibi bu insanlar yanmadan / Gel mavi gözlüm, gel Atatürk’üm gel" Yüzlerce insan, öğrenmesi de kolay olan deyişe elleriyle tempo tutuyor ve ozana avazlarıyla eşlik ediyor... Gel mavi gözlüm... Gel Atatürk’üm gel.. çağırışı mavi göğe yükseliyor, su olup çağlıyor, kuş olup şakıyor, yel olup yedi iklim dört köşeye dağılıp gidiyordu ve "çağırış" bittiğinde, iki bine yakın insan oturdukları yerden ayağa kalkıyor ozanı alkışlıyor, kıvanç ıslıkları / yaşşalar / varollar birbirine karışıyordu. Video kameramın yaklaştırma düğmesine bastım, sahnedeki Atatürk büstüne odaklandım; mavi gözlü adam bu yalansız / bu dolansız içten coşkuyu / sevgiyi / özlemi yaşıyor gibiydi. İnsanlar düşsüzlükten yoksun kalmamalı, insanoğluna düşsüzlük yaraşmaz, hiç yaraşmaz; çekimi yaparken bir TV yöneticisi oluverdim ve bu parçayı her sabah, ama her sabah sunar oldum! Bir konseri nedeniyle yine "mapus damlık" oldu ozan, Haydarpaşa’dan yolcu ettik ve jandarmalar kelepçesini çözdüler kompartımanda ve olay yeri güneyde bir ilin bir ilçesinde buldu kendini! Ve ülkemin tek TV’sinde siyah / beyaz ak camda O, koca kafası, gür sesi, kutudan taşıyor sanki, yarım saatlik bir program bu! Neden gülmeyelim? Güldük ve fotoğraf makinemi kapıp birkaç portresini çekiverdim. Bunlardan birisi dış kapağını yaptığım / iç yazısını yazdığım ve de adını koyduğum "Hu Dost" adlı uzunçalarının arka kapağında basılıdır! Tatilimi bozma ha... Sağlığını öğrenmek için telefon ettiğim cezaevinin müdürü adımı verince "ağabeyim, ben.." diyor, ekliyor, "Emanet ağabey!." İki dakika sonra aşık telefonda, canı sıkkın, "Boz atlı Hızır mısın a mübarek burada da buldun... Sakın ola çıkmam için uğraşma, inan Otyam can, hayatımda ilk kez tatil yapıyorum, tatilimi bozma haa..." Bir hafta sonra 19 Aralık 1987’de bir Ankara ziyaretimizde mapusluk öyküleri eşliğinde / özlediğimiz deyişleriyle kutladık 61’inci yaşımı! Ankara’yı Ankaralılara bıraktık, 27 Mayıs 1979 tarihinde Antalya ilinin adı da güzel Gazipaşa ilçesi sakiniyiz. İki yıl sonra iki kişi gittiğimiz Ankara’dan üç kişi dönüyoruz, Çamşıhlı halk ozanı Aşık Feyzullah Çınar en hasından ağırlandı o ise her zamankinden daha duygulu çalıp söyledi, ama bir acı gözledik, ne o anlattı ne de biz sorası olduk. Dünya, türkülü türküsüz dönüyor. Evimize en yakın komşumuz Tanrı! Ekinler biçilmiş, saat onüç otuz. Çarşı dönüşümde Filiz’i tarlada dolaşır bulunca atlıyorum jeepten. Yüzü acılı... Ya onlardan ya bizden bir "karahabar"dı bu, konuşamıyor, yanıtlayamıyor sorumu, neden sonra sadece "Feyzullah" diyor... On üç haberlerinde radyo duyurmuş. Ve TV’de, yirmi üç haberlerinde ozan o pek sevdiği mavi gömleği sırtında çalıp söylüyor, hem de en sevdiğimiz bir parçasını: "Eyvallah dostlar" Bu, benim gazeteden ayrıldığım gün yazıma koyduğum başlıktı. Sabahın köründe temizlik yapan işçileri "teftiş" etmiş, zira işçilere çalıp söylemek kaldırılmıştı ve sabahın köründe bir duvara oturup dinlenirken o canım yüreği duruvermiş! O şimdi, Mamak’ta, Belediye’nin yaptırdığı Feyzullah Çınar Parkı’nda kocaman bir heykeliyle de yaşıyor. Çamşıh Şahin köyünde, yirmi iki yıl önce Cürek Maden İşçileri grevinde tanıdığım halk ozanı Hüseyin Gazi Metin’in evinde mihmanız, o artık "dede"dir ve eşi Feyzullah’ın bacısıdır. Eve girişte soldaki ilk odada bir "hatun" var, girip çıktıkça eve, odaya giriyor, sarılıp öpüyorum bu hatun kişiyi, gözleri doğuştan sürmeli. O da sarılıyor boynuma, öpüyor, kokluyor ve acıyla soruyor: "Senin gardaşın nitti bööle, nitti haa?" "Altunana" doksanın üzerinde, küsuratı ya altı ya yedi imiş!. Armağan getirdiğim bir siyah / beyaz fotoğrafı koklayıp öpüyor, sonra katlayıp döşüne sokuyor. Bu fotoğraf, oğul Feyzullah ile "gardaşının" tek fotoğrafıdır; yine soruyor başını yukarı çevirip: ‘Niye ben değil de o?’ Fotoğrafı alıyor döşünden, sarılıyoruz, Filiz denklanşöre basıyor. Çamşıh Halk Ozanları Şenliği Cam kırın / cam çerçeve masa kırın ama asla, ama asla gönül kırmayın, onarması öyle zordur ki. Çamşıhlılar üç yıldır el ederler şenliğe gel diye, nasıl, nasıl bir rastlantıdır bu; o tarihlerde ya sergilerimiz ya da söyleşiler için Avrupa’dayız! Söz verdik bu yıl için, işlerimizi ona göre ayarlayacağız, bu söz’dür ve sözde durmak ne keremdir bilir misiniz? Gazipaşa / Antalya arabayla, Antalya / Ankara uçak ile... Ankara’dan da Sivas uçağına.Feyzullah’ın yeğeni Rüstem Metin ve avukat / yazar İsmail Metin kapıverdiler bizi havaalanından alıcı kuşlar gibi. Anlatımsız bir ikram izzet!.. Çaylar, kahveler kolanyalar ardı ardına, Madımak Oteli biraz ötede, onarılmış. Yolda çocuklara öğüt veriyorum: "Bakın ey canlar, siz siz olun bidaha buraya gelip tıkınmayın... Yakmaktan vazgeçmişler anlaşılan, bu kelli ikramla öldürecekler." Tatlı tatlı gülünür, bunun acısı da var, gülmeler öyle oldu. Sonra malum, yüzlerce insan haykırıyor / çağırıyor: "Gel mavi gözlüm, gel... Gel Atatürk’üm gel.. Gel... Gel..." Acep gelir m’ola? Meraklısına not: (1) Mihman: Misafir, konuk; (2) Telli Kuran: Saz; (3) Görgü Cemleri: Musahiplik, yol kardeşliği töreni. Ey okur: Yarınki yazı Hüseyin Abdal’ın atalarını ve bir kolunun uzandığı Malatya ili Akçadağ ilçesi Kürecik Bucağı’na bağlı Kör Süleyman Köyü’nde olup bitenleri anlatır.
AŞIK HÜDAİ
AŞIK HÜDAİ “Sevgi Bizim Dinimizdir” ve “Bütün Evren Semah Döner” dizelerinin yaratıcısı, Ozan Hüdai 22.11.2001 günü Ankara’da Hakka yürüdü. Ölümsüz dizeleri hep yaşayacak. Aşıklar Dini Dost ile dosta yanmışız Servet ile övünmeyiz Hak deyip Hakk’a dönmüşüz Cennet için dövünmeyiz Bütün evren semah döner Aşkından güneşler yanar Aslına ermektir hüner Beş vakitle avunmayız Cananımız canımızdır Teni bizim tenimizdir Sevgi bizim dinimizdir Başka dine inanmayız Hakir görmeyiz insanı Cümlemizin birdir canı Şiir, müzik Hak lisanı Çalar söyler usanmayız Hüdai'yim Hüda'mız var Pir elinden bademiz var Muhabbetten gıdamız var Ölüm ölür biz ölmeyiz Aşık Hüdai ALİ MATUR: Alevilikte Saz ve Söz Bütün Evren semah döner Aşkından güneşler yanar Aslına ermektir hüner Beş vakitle avunmayız.( Aşık Hüdai ) 1400 küsur yıldır süregelen Alevi inacı, çıkışından günümüze özü itibarıyla binlerce kere haksız egemenlerin zoruna, zülmüne ve hışmına uğramıştır. Özü itibariye dedik; çünkü insanlığın özünde masumiyetin ve mazlumluğun bileşkesi olan hak barınıyor. Dikkat edilirse hiç bir dönem gerçek hak arayıcıları iktidar olmadı. Ama hak için kellesini vermekten kaçınmamış, bu uğurda sürekli mücadele etmiştir. Örnekleri Alevilik tarihinde çoktur. Çünkü iktidar olmanın koşulu haksızlıktır, talandır, zulümdür. Bunun karşısında durmanın bedeli hançerlenmek, ipe gitmek, yüzülmek, yakılmak, sürgün ve soykırım olmuştur. İşte Kerbela'dan günümüze zalimlerle varlık içinde onursuzca 3 gün fazla yaşamayı değil, mazlumun yanında olup yarını kurtarmak için şerefli ve onurlu ölüm tercih etmiş, hakla bir olup hakka yürümüştür. Evet konumuz saz ve sözdü. Her nedense yoluyla, erkanıyla, felsefesiyle, tarihiyle, günümüze kadarki yaşam biçimiyle net olan Aleviliği dondan dona koydular. Efendim gerçek müslümanmışız, yok efendim namaz bizimmiş de bizden almışlar. İşte gerçek Türk bizlermişiz de... Yine Aleviliğin hoşgörüsünde, hümanizmasında özünü bulan Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'nin, "İncinsen de incitme" sözünü çarpıtıp dayatarak direnişçi ruhunu özünden boşaltarak şamar oğlanı yerine koyup kaderciliğin ve teslimiyetin proto tipi haline getirdiler. Haşa, müslüman kardeşlerimizle ve kutsal kitab Kuranı Kerim'le Alevilerin hiç sorunu olmamıştır. Yine biz Kürt Alevilerine dayatılan Türkleştirme oyun ve entrikalarına rağmen zıtla Türk kardeşlerimizle sorunumuz olmamıştır. Kaldıki Alevilik bir inançtır inancın da milliyeti olamaz. Bunu kimin neden yaptığını çok iyi biliyoruz. Çünkü günümüzde de Yezitler var ve günümüzde de her yeri Kerbela'ya çevirdiler. Alevilikten söze gelelim: Hani tanıdığımız malum yobaz güruhlar derler ya: "Aleviler, kızılbaşlar din, imam, kitab tanımaz." Haşa! Oysaki dinimiz sevgidir bizim, imanımız ve inancımızla bütünleşen benliğe lanet okuyan biziz. Kitabımız hakkı insanda bulup hak ile olan insandır. Evet tarihe ışık tutmuş yüzlerce Alevi ozanının her biri bir inci olan binlerce deyişi var. Bunları yazan insandır, bahsini ettiğimiz bu dizelerin adı Sözdür ve Alevilikte insanın kendisi dilli kurandır. Yine aynı gerici emellere maruz kalan, 'çalınması günahtır' denilen yüz yıllar boyu nesilden nesile geçen ozanların bütünleştiği ibadetlerde ( cemlerde) zakirlerin dua, özdeyiş eşliğinde şelpe vurup kendinden geçtiği Pirin hak nefesiyle coşa gelen taliplerin huşu içinde zikr edip inancıyla buluşturan telli kuran bağlamadır. İşte Alevilikte iki kuran vardır: Dilli kuran ve telli kuran. Sürçilisan ettiysek af ola, siz değerli canlara selam ve saygılarımı sunuyor Yassı Muharrem orucunuzun makbul olasını, aynı zamanda barışa ve kardeşliğe vesile olmasını niyaz ediyorum. - Aşık Hüdai'nin yananlara sözü? YANANLARA! Kerem oldum yanıyorum Köze teslim oldum gardaş Yana yana donuyorum Buza teslim oldum gardaş Gerçek hedefimden şaşmam Kaynar kazanımdan taşmam Dışla kabukla uğraşmam Öze teslim oldum gardaş Ağlayana gülüyorum Gözyaşımı siliyorum Teneşire geliyorum Beze teslim oldum gardaş Hüdai'yim derin daldım Sonsuzlukta karar kıldım Bedenimden ayrı kaldım Size teslim oldum gardaş Erenler Zehir Getirin Balınan Öldürmen Beni Bağrıma Diken Batırın Gülünen Öldürmen Beni 1940 yılında Maraş’ ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir. İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır. 23 Kasım 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı... DUYGULAR DÖNÜŞTÜ SÖZE Erenler Zehir Getirin Balınan Öldürmen Beni Bağrıma Diken Batırın Gülünen Öldürmen Beni Hiçlik Aleminde Mestim Varlık Sevdasını Kestim Yokluk Benim Eski Dostum Malınan Öldürmen Beni Yar Diyerek Yana Yana Can Teslim Ettik Canana En Yakınım Kıysın Bana Elinen Öldürmen Beni Bir Aşktır Düştü Özüme Yanarım Kendi Közüme Leyla Görünüp Gözüme Çölünen Öldürmen Beni Duygular Dönüştü Söze Yanık Seda İşler Öze Dertli Dertli Vurup Saza Telinen Öldürmen Beni Hüdaiyim Daldım Gama Saldı Beni Demden Deme Asın Kesin Yüzün Amma Dilinen Öldürmen Beni
AŞIK İBRETİ
DOĞUMU : 1920 doğumlu olan Aşık İbreti'ye Hıdır adı konulmuş. Asıl adı Hıdır Gürel olan Aşık İbreti'nin dedeleri Malatya'nın Akçadağ ilçesinden kalkmış, Kayseri'nin Sarız ilçesine bağlı Kırkısrak köyüne gelip yerleşmiş, babasının adı Ali annesinin adı Sultandır. Babası o günün zor koşullarında, at sırtında köy köy dolaşıp meyve ve öteberi satarak geçimini sağlarmış... Üç yaşında annesini kaybetmiş ve öksüz kalmış, babasının evlendiği Hatice isimli ikinci annesinden beş kardeşi dünyaya gelmiş. ...İbreti henüz onyedi onsekiz yaşlarındayken evlenir, hanımı teyzesinin kızı Sultandır. Köskerlik (ayakkabi tamirciliği) yapar ve giderek ayakkabı üretimiyle geçimini sağlar. ...3 yıl askerlik yapar ve bu sırada babasını da kaybeder. Askerlik dönüşü Maraş'ın Afşin ilçesine giderek onsekiz gün gibi kısa bir zamanda biçki, dikiş öğrenen İbreti Sarıza döner bu sanatını da onsekiz yıl devam ettirir. Bu arada saza söze büyük ilgi duyar okuma merakı artar. Geceleri gaz lambasının ışığında sabahlara dek okuduğu günler olur ve böyle kendini yetiştirir. İbreti, bu gayretli çalışmasının yanı sıra peş peşe altı çocuk sahibi de olur. ...Daha sonra Elbistana göçüyor, burada fotografçılık mesleğini sürdürürken 1967'de patlak veren Elbistan olayında Alevilere saldıran fanatik bir gurubun saldırısından İbreti de nasibini alıyor. Dükkanı tahrip ediliyor kendisi ise canını zor kurtarıyor tekrar Sarıza dönüyor ancak geçim darlığı nedeniyle İstanbula göçüyor... ÖLÜMÜ : 5 Kasım 1976 tarihinde Hakk'a yürüdü
AŞIK İHSANİ
1930 yılında Diyarbakır'da doğdu. Azerbaycan kökenli bir aileye mensuptur. İki yaşında babası Filit'i yitirdi. Anası onu bin bir sıkıntıyla büyüttü. Biraz boy atınca anasıyla tezek topladı. Kaz çobanlığı yaptı. Bir şeyhin müridi oldu. Gitmediği yer, girmediği iş kalmadı. Doğuda, toprak, Güneyde pamuk, Ege de yapı, Trakya da maden işçiliği yaptı. Askerliğini Erzurum da yaptı. 1957'de Uşak Şeker Fabrikasına girdi. Orada Güllü şah (Sevim) ile tanıştı. Aşık Güllüşah'la uzun bir aşıklık dönemi sonunda evlendi. Garip ve Elif adında iki çocukları oldu. Anadolu'yu kent kent, kasaba kasaba dolaştılar. Hatta köylere bile gittiler. Birlikte bir çok türküler, ezgiler söylediler. Halk şiirini yaydılar, sevdirdiler, yaşattılar. Sesiyle, sözüyle, sazıyla durmadan yılmadan politika yaptı, şenliklere katıldı. Toplumun çeşitli sorunlarıyla toplumsal ve ekonomik konularla ilgili birçok şiirler yazdılar. Bazı şiirlerinde suç öğeleri görülerek hakkında cezai soruşturmalar yapıldı. Birkaç kez tutuklandı. Siyasetle uğraştı. Sonradan kapatılan Türkiye İşçi Partisine girdi, faal olarak çalıştı. Şiirlerini Ağalı Dünya, Yazacağım, Bakalım Hele isimli kitaplarda toplayarak yayınladı. Halk şiiri geleneğiyle toplumcu görüşü birleştirdi. Kendine özgü vurucu bir deyişi gür bir sesi vardır. Gözü peklikle konulara girer. Etkileyicidir. Doyurucu bir mantıkla konuları işler.
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF 1940'ın başlarında Mahzuni Şerif bu köyde doğar. Barginekli Ağuçan Türkmenleri'nden olup, nene tarafı Varto / Hormekan Aşireti'nden Razey'e (Irazca hatun) mensuptur. 1940'lı yıllarda, Berçenek'te ilkokul olmadığı için Mahzuni, Elbistan'ın Alembey Köyü'nde, Lütfü Efendi Medresesinde Kur'an eğitimi alır, Eski Türkçe okur, yazar. Ancak, 1956 yılında köye gelen ilk okuldan, mezun olduktan sonra Mersin Astsubay Okulu'na gider. 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu'nu bitirir. Başarısının gereği Kuleli Askeri Lisesi'ni aynı yıllarda hak etmesine karşılık, toplumculuğa ve halk edebiyatına gönül verdiği ve Alevi olduğu için ordudan ihraç edilir. 1961 yılından itibaren yüzlerce plak, kaset yapar. Hakkında yazılan ve yazdığı kitaplar uluslararası edebi tartışmalara konu olur ve 1998 yılında dünyanın, yaşayan üç büyük ozanı arasında birinci sırayı alır. ....1940'lı yılların başında doğan Mahzuni Şerif, elini sazına attığı günden itibaren bu tarihi bilmekte gecikmemiş ve sürüp geldiği ecdadı yolunda fire vermemiştir. Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş olup, Yezit sözcüğünü yalnız Hz.Hüseyin'i şehit eden Emevi zalimi için kullanmış ve hiç bir sünni dostuna Yezit yakıştırmasını reva görmemiştir. Mahzuni'nin, Orta okul yıllarından itibaren beğendiği, demokrasi ve sosyalist mantık onu geleceğin en tutarlı terbiye kalıpları olarak muhafaza etmişlerdir. ...Mahzuni Şerif, kendisini dünya kültürleri içinde bir parça mazlum milletler içinde bir birey olarak tanımlamış ve bu iki gerçekten yola çıkarak, dönmeden devam etmiştir. ...Mahzuni'yi yakından tanımak, O'nun eserlerini çok iyi dinlemekten ve özümsemekten geçer. Kendisinin söylediği gibi "benim söylediklerim ne ise ben oyum". Gerçekten de Mahzuni ürettikleri eserlerle topluma ve dünyaya çok önemli iletiler vermiştir. Önemli olan bu iletiyi algılamak ve bu iletileri topluma sunmaktır. Mahzuni ordudan ayrıldıktan sonra toplumsal, siyasi konuları ele alan; geleneksel halk şiirini devam ettiren ve diğer yanda protest şiirlerle halkın sorunlarını dile getiren; halk aşığı veya halk ozanlığına başladı. 12 yaşından bu yana bu geleneği devam ettirmektedir. Saz çalmayı amcası Aşık Fezali (Behlül Baba) dan öğrendi. Kahramanmaraş'ın Afşin İlçesi... Afşin'in Berçenek Köyü... Köyün sahibi tek kişi, yani bir ağa. Köydeki Zeynel Cırık, ağaya çalışan bir ırgat. Ana Döndü ise ot toplayarak ailenin karnını doyurmaya çalışan cefakar bir kadın. Bunların 1940 yılında bir oğulları oluyor, adını Şerif koyuyorlar. - Babamın dediği doğruysa ,anamın da dediği doğruysa 1943 yılının ocak 3'ünde Afşin' e bağlı Berçenek köyünde doğmuşum. O sıralarda doğum tarihi kimin umurunda ki... Bu yüzden Şerif'in doğum tarihi 1940 yerine 1943 yazılıyor. Berçenek nasıl bir köy? İşte anlatıyor Mahzuni: - Köyde ilkokul yokmuş o zamanlar. Belli bir yaşa gelen çocuklar Elbistanın Alembey Köyü'nde Hacı Lütfi Efendi' nin açtığı Hafız Kuran kursuna gidermiş.Yaşım, öğrenim çağına geldiğinde babamın isteği üzerine ben de Lütfi Efendinin medresesinde hafız kursuna devam etmek üzere Alembey köyüne gittim, geldim... Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner. Hacı Lütfi Efendi hiç çekinmeden, canının istediği şekilde, bilmediğimiz dillerle, bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan. Arapçayı o zaman öğrendim. Şimdi Arapça yazıp okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üç buçuk sayfada kaldım... - Derken köye eğitmen, ardından öğretmen verildi. Devam ettiğim ilkokulu süresinde bitirdim. Asker olmak istedi: - Gün oldu gönül bir şeye takıldı. O da şu: Arada sırada Afşine,Elbistana subay kıyafetiyle dolaşan genç çocuklar görürdüm. Bunlar assubay okulu öğrencileri idi. Çevrenin etkisiyle olacak, askerliğe karşı büyük ilgim vardı. Tutturdum, ille ben de assubay olacağım, diye. Bu isteğim yerine geldi. Öğrenim görmek, "subay olmak" için Mersin 3.Assubay Hazırlama Okuluna başladım. - Bu arada şunu da belirteyim: Ben daha 10-12 yaşında önlüklü bir ilkokul öğrencisi iken dayımın kızı Emine ile nişanlanmıştım, yine babamın ve akrabaların isteğiyle. İmam nikahı ile evlendiği karısından Zeliha adında bir kızları olur. - 1956 yılında girdiğim Mersin Assubay Hazırlama Okulunu 1959'da iftiharla bitirdim. Ordonat Tekniker sınıfına ayrılarak sınıfına ayrılarak Ankaraya Ordonat Tekniker Okuluna geldim. Bu okul şimdi benim yargılandığım okuldur; işin daha ilginç yanı, bugün yargılandığım salon benim sınıfımdı. Burada çok kısa süren bir eğitim-öğretimden sonra Sivasa gönderildim. Ekreol Tepede beş ay stajerlik yaptım. - 1960'ta ihtilalde payımız oldu. Cemal Babanın emrinde biz bir grup genç silahlandırıldık. Dışkapı bölgesi bize verildi. Yıl 1960 ın kasımı oldu. Bugün yargılandığım eski okulumun meydanında bana ilk Atatürk ödülü verildi. O günün hatırası olarak. Günün Ordonat Daire Başkanı Reşat Ülgenalp in imzaladığı ve gözlerimi öperek verdiği kitabı hala saklarım. - 27 Mayısın verdiği ruhla olacak askerliği daha da sevmeye başladım. Başarılarım beni bir yere doğru hızla sürüklüyordu. - Gün geçti ben de "HALKÇILIK" ruhu daha ağır basmaya başladı. Bu arada dayımın kızı Emine ile evlenmiştim. Bir kızımız olmuştu. Mutlu değildim, anamın babamın kararı ile zorla evlenmiştim. Çok sürmedi bu. İmam nikahı ile evlendiğim karımı bir mektupla boşadım. - Şimdi bağımsızdım bir ölçüde. Halçılık ruhu beni başka yerlere sürüklemeye başlamıştı. Sazı 1955-56 yıllarında okuldayken öğrenmeye başlamıştım. Şiirler yazmağa, türküler söylemeye başladım. Buda pek uzun sürmedi. Okulu terk etmek zorunda kaldım. - 1961 yılıydı. Ankara'da İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir kızla tanıştım. Onunla evlenmeye karar verdim. Daha 14 yaşındaydı Suna o zamanlar. Yasalara göre evlenmemiz mümkün değildi. Suna'yı kaçırıp, köye götürdüm... Annesi, babası şikayet etmiş... Bir yandan 14 yaşındaki kız kaçırmış bir kişi, bir yandan okul kaçağı, bir yandan da askere gitme çağı gelmiş bir asker kaçağı olarak aranıyordum. Bu aşk, gazetelere bile geçer. Mahzuni, adını Suna yaptığı Sovina'yı çok sever. Bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adlı üç çocuğu olur. Gel gör ki Suna, Mahzuni'nin bir arkadaşı tarafından kandırılır, evi terk eder. - Yıllar yılları kovaladı. Sazımla baş başa kaldım. Ankara' da oturuyordum. Saz çalarak, şiir yazarak kendimi yetiştirmeye çalışıyordum. - Serüven serüven üzerine geldi, geçti... Yıl 1963 oldu. "Doğuda Kıtlık Var" ın yazarı Halil Aytekin' le tanıştık. Onun aracılığı ile Fikret Otyam' ı bulduk... Benim ilk gazeteci dostum Fikret Otyam oldu. Yardım etti bize. Hürriyet Gazetesinden Cüneyt Arcayürek' e gönderdi. Basından benim hakkımda ilk yazı Cüneyt Arcayürek 'in imzası ile Hürriyette çıktı. - Bu dönem TİP' in kuruluş yıllarına rastlıyordu. TİP yöneticileriyle ilişki kurduk. Bize yalnız onlar sahip çıkıyordu. Başka kimseyi tanımıyorduk, bizimle ilgilenen yoktu. - Bir Aşıklar Derneği kurmamız gerekti. Nedeni de şu idi. Türkiye de halk ozanalrı sürekli ezilmişlik, yoksulluk içinde yaşamışlardı. Bu durumdan tamamen olmasa da kurtulmaları gerekti. Örgütlenmeleri gerekiyordu. Biz bu gerekeni yaptık. Aşıklar Derneğini kurduk. Sesimizi duyurmaya, çeşitli yerlerde konserler vermeye çalıştık. Bu çabalarımızda da başarılı olduk. Dost Fikret Otyam' ın ve Gazeteciler Sendikası' nın desteği ile konserler verdik. - Zamanın turizm bakanı Nurettin Ardıçoğlun' a çıktık, yardım istedik. O zaman TRT doğrudan turizm bakanlığına bağlı idi. Radyodan N.Ardıçoğlu' nun direktifi üzerine Aşık İhsani' ye Kul Ahmed' e ve bana söyleme izni verildi. Sendikanın desteği ve yardımıyla konserler verdik. Bunların en önemlisi Büyük Sinemada verdiğimiz konserdi. Büyük ilgi toplamıştı. Çabamıza destek oldu. Ondan sonra sesimizi yavaş yavaş duyurmaya başladık. Ve bu da uzun sürmedi sonunda... Önceleri ozanların seçildiği Türk Halk Ozanları Derneğinin başına avukatlar getirilmeye başladı. İlk kadersizliğimiz bu oldu. Dağıldık ondan sonra da... Fatma Özdemir. Fatma, Elbistanlı'dır ve uzaktan Mahzuni ile akrabadır. Mahzuni, Fatma'yı beğenir, sever ve ister. Gel gör ki ailesi, çocuklu ve başı belalı bir adama kız vermek istemezler. Sonunda Fatma, Mahzuni ile evlenir. Yıl 1971'dır. Fatma, Mahzuni'nin şiirlerine Fadime olarak girer. - Bana bir mücadele gerekiyordu. Kime ve neye karşı? Gün geçtikçe görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya başladım. Bütün benliğimle kendimi saza verdim. Çalıyordum, söylüyordum ama çalışmalarıma bir yöntem vermem gerekiyordu. 1971 yılında askeri darbe sonucu Süleyman Demirel hükümeti devrilmiş, Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulmuştu. Bu hükümet sol kesime karşı şiddetli baskı uygulayınca Mahzuni Şerif türküyü patlatmıştı. Çıkardığı 45'lik plak, 'Erim erim eriyesin/Sürüm sürüm sürünesin' diyordu. Ne demek o zaman başbakana böyle türkü yakmak. Hemen tutuklanır ve 10.5 ay cezaya çarptırılır. - Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasını protesto için, "Erim Erim eriyesin" diye bir Türküden yargılanırken, Mahkeme Baskanı, "Erim'in plağının çalınmasını" istedi. Olayın ilginç yanına bak! - Bütün heyet, gazeteciler ve dinleyiciler herkes orda. Plağı koydular. Hakim, yargılamayı unutmuş, kalemi almış eline tempo tutuyor! Ben de güldüm tabii bu duruma. Gülünce hakim beni azarladı. Savcı da ona katıldı. "Bak, mahkemeyle alay ediyor, gülüyor" dedi. Siz olsanız nasıl gülmezsiniz? - O zaman rahmetli Başbakan Nihat Erim'in ifadesi geldi. - "Bir halk ozanı, Başbakan'ı sevmek mecburiyetinde değildir." gibi bir ifadede bulunuyordu. Erim, şikayetçi olsaydı 4 yıl yerdim. Olmadığı için 10.5 ay yattım. Yıl 1972. Mahzuni Şerif, elinde sazı, Sivas'ın Sivrialan Köyü'ne Aşık Veysel'i ziyarete gider. Aşık Veysel'e Mahzuni'nin geldiğini söylerler. Mahzuni içeri girince Veysel Baba ayağa kalkar. Yanındakiler şaşırırlar. Çünkü Aşık Veysel o tarihe kadar kimseyi ayakta karşılamamıştır. Veysel Baba'ya neden Mahzuni'yi ayakta karşıladığını sorarlar. Veysel Baba'nın cevabı çok açıktır: - 'Susun, gelen Pir Sultan olsa gerektir!' Mahzuni bu, durmaz ki bu kez 1973 yılında halkı suça teşvik etmekten tutuklanır. Ankara'da Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanır. Fatma Hanım, o günleri anlatırken diyor ki: - 'Mahzuni ile evliliğimizden Derya, Ali, Şeyda, Yetiş adlı dört çocuğumuz oldu. Gel gör ki çok çektik. Evlendikten 6 ay sonra onu tutukladılar. Derya'nın doğduğu gün tahliye oldu. Çocuk 27 günlük iken yeniden tutukladılar. - Antep'teyiz... Neşet Ertaş evimize misafir gelmiş. Geceleyin köylü kıyafeti giymiş birileri geldiler, Mahzuni'yi aldı götürdüler. Polis, candarma onun peşinde. Sanki ülkeyi biz batırmışız. Öyle bir baskı, öyle bir baskı. Mahzuni bir gün dışarıda ise iki gün içeride. İşte böyle geçti hayatımız.' Mahzuni Şerif bu tutuklamalardan birini şöyle anlatıyor: - Şimdi "Hey Arapça okuyanlar/Allah Türkçe bilmiyor mu?"nun sözcüğü, hukuken yasak olmadığı halde , 70'li yıllarda "Solcu Aşık Mahzuni Şerif" namıyla dolaştığımdan, Savcı; "Efendim Allah Türkçe bilmiyor mu?" demekle, Allah'ı dil, dudak, kafa sahibi ediyor. Bu bir insan oluyor. İnsan olunca tabii maddeci görüşe Tanrıyı insan yaratır. Mahzuni bunu yaymak istiyor."dedi. - Ben de savunmamda, "Tanrının çok daha kadır olduğunu, ama avukatlık müessesinin de tanıtılması gerekiyor. İste her ulusun hukukunda avukatlık, mazlumun hakkını simgeleyen bir temsilcidir. Burda Tanrı müvekkil durumundadır, Savci avukat durumundadır. Halbuki o daha küçültüyor. Tanrı, kendi hakkını kullanmıyor, avukata devrediyor" dedim. - Son olarak da şunu söylemiştim: "Tamam adalette bir nizam vardır, yüzleştirme olayı. Getirin Tanrı'yı benden şikayetçiyse, ben de hakkıma razıyım."dedim. - O zaman da, "Aklımın yerinde olup olmadığına" dair rapor istediler. Mahzuni Şerif, hızla ünlenince daha 1970'lerde başka türkücüler ve pop sanatçıları onun eserlerini okumaya başladılar. Ersen ve Dadaşlar, Edip Akbayram, Cem Karaca, Selda gibi pop sanatçıları, onun tutulan türkülerini okuyarak ünlerine ün katmışlardı. Yeni yetişen birçok ozan da onu taklit ediyordu. Mahzuni Şerif de diğer büyük sanatçılar gibi duygularını aklının önüne geçiren insanlardandı. Bu yüzden hayatı boyunca istismar edildi. 1980 askeri darbesinden sonra da Mahzuni topun ağzındaki isimlerden oldu. Mahzuni Baba, bu tarihlerden sonra bir yandan türkü biçiminde yenilikler yarattı. Domdom Kurşunu gibi çok popüler olan eserler verdi. Öte yandan da O, kendisini yaratan Alevi geleneğine daha derinden bir dönüş yaptı. O, artık 12 İmamlar için düvazimam söylüyor; Hacı Bektaş Veli'den yardım dileniyordu.
AŞIK VEYSEL
Aşık Veysel Doğum Yeri: Şarkışla Doğum Yılı: 1894 Aşık Veysel, hayatını anlattığı bir şiirinde "Üçyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var." demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel'in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel'in kotu kaderine. Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel'i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e. Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı. Veysel'in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan'da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri "Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?" demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa "O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel'i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o... Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.
AŞIK VEYSEL (*)
Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür. Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir. Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.” Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.” Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası. Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.” Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece. “Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum... Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.” O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye; “Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.” Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu: “Ne yazık ki bana olmadı kısmet Düşmanı denize dökerken millet Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet Kılıç vurmak için düşman başına. Bugünler müyesser olsaydı bana Minnet etmez idim bir kaşık kana Mukadder harici gelmez meydana Neler geldi bu Veysel’in başına.” Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor. 1921’in 24 Şubat’ında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır. Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece. Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış. Bir şiirinde dile getirdiği gibi: “Talih çile kadar sözü bir etmiş, Her nereye gitsem gezer peşimde.” Bin katmerli acılar silsilesi kısacası. “O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928’de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim: “Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.” Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.” 1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor. 1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor. O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur...” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor. O günleri şöyle anlatıyor: “Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek?” diye düşünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?’ Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.’ Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardım et!’ dedik. Dedi ki: -‘Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!’ -‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemal’e!’ Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düşünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük. Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek yasak!’ Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı. Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!’ diye diretti. -‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin!’ diye çıkıştı. -‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız!’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk. -‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür. -‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!’ dedik. -‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldık dinledi! - ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’ Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler. ‘Gelin de gazete alın!’ Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler: - ‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu iş olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemal’den yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankara’da bir avukatla tanışmıştık. Avukat: - ‘Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir!...’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!’ Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptınız?’dedi. Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım!’ dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok!’ dedi. ‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi. Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! İşinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parası yokmuş; tükenmiş!’ dedi. Acıdım avukata. ‘Nasıl edelim? Ne edelim?’ derken bir de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’ diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk. İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. -‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’ diye cevap verdik. -‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu!’ dedi. O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi. Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’ Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük. Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin: “Mecnunum, Leyla’mı gördüm Bir kerrece baktı geçti. Ne söyledi ne de sordum Kaşlarını yıktı geçti Soramadım bir çift sözü Ay mıydı gün müydü, yüzü Sandım ki zühre yıldızı Şavkı beni yaktı geçti. Ateşinden duramadım Ben bu sırra eremedim Seher vakti göremedim Yıldız gibi aktı geçti. Bilmem hangi burç yıldızı Bu dertler yareler bizi Gamzen oku bazı bazı Yar sineme çaktı geçti.. İzzetî, bu ne hikmet iş Uyur iken gördüm bir düş Zülüflerin kement etmiş, Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir. Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır. 21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu. Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.” SANATI Dünya Görüşü Hem yaslandığı köy / kasaba kültürünün etkisi hem de çağdaş anlamda bir eğitim olanağından yararlanamamanın getirdiği doğal sonuçla, köy / kırsal kesiminin kaderci dünya görüşü onda da egemendir. Bunları söylerken, Veysel’in içerisinde bulunduğu ruh halinin de değerlendirilmesinden yanayım. Kuşkusuz, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı bir yığın olumsuz etkinin, yaşama bakışını, onu nasıl bir küskünlüğe ittiğini görmezden gelemeyiz. Bir sanatçının dünya görüşünü elbette, yaşadığı sosyal çevre belirler. Bunu biraz daha somutlaştırırsak, içerisinde yaşadığı maddi yaşam koşulları belirler. Âşık Veysel’in yaşadığı sosyal çevre, köy ile kasaba kültürüne sahip, ekonomik anlamda tarıma dayalı, kapitalizm öncesi üretim biçimleri egemen, sanayileşme sıfır... Bir de ekonomik yapının paralelinde, eğitim-öğretim gibi etkenlerin düşüklüğü, savaştan yeni çıkmış bir toplumun ekonomik ezikliği eklenip, çiçekten telef olan insanların coğrafyası düşünülürse, Veysel’i biçimlendiren sosyal çevre çok kolay anlaşılır. Bir de toplumsal / sosyal çevrenin yazılı kültürden uzaklığı, bütün edebi / sanatsal birikimini sözlü kültürüyle oluşturduğu gerçeği gözardı edilmezse, bu koşullar içerisindeki sanatçı tipinin anlaşılması daha kolay olur. Bu sosyal çevreye, üstüne üstlük bir de göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki eksikliği eklenirse Veysel’i anlamak, şiirlerini de yerli yerine oturtmak daha kolay olur. Gözlerinin görmeyişi, onu bütünüyle etkilemiştir. Öyle ki: “Kuş olsan da kurtulmazdın elimden Eğer görsem idi göz ile seni” Derken Âşık Veysel’in bu anlamda duyduğu hasretin ne kadar derin olduğu kolaylıkla anlaşılır. Adnan Binyazar, Veysel’deki görme eksikliğini, onun dizeleriyle yorumlarken “bal”a “tuz” katılmıştır diye vurguluyor. Gerçi Âşık Veysel çoğu kere olumsuzluklardan feleği suçlu bulup, sebebi orada ararken; öte yandan okul gibi, fabrika gibi, hastane gibi hayatta somut işlerliği olan atılımların, pozitif unsurların şiirini de yazar. Bu bakımdan ondaki feleğe yaslanmayı, kaderciliği bilimin karşısında bir kadercilik, körükörüne bir saplantı olarak algılamamak gerekir. “Dünya tebdil oldu durum değişti, Kimi aya gider kimi cennete” derken, onun bilimsel gelişmelere kulak kabartırken, karşılaştırma yaptığı etkenleri de değerlendirme bakımından ciddi bir perspektif oluşturduğunu görürüz, “ay” ve “cennet” kavramlarını bir bakıma iki değişik inanma biçimi anlamında kullanıyor o. Sonra bir başka şiirinde: “Dünyanın en zengin aklını gördüm Sermayesin sordum dedi ki okul. İnsanlara hizmet yaptığın yardım, Merhametin duygum dedi ki okul. Sudan ateş yapan en güzel sanat Dünyayı ışığa kaplarsın kat kat Fikriyle mi ettin bunları icat Rehberim oldu dedi ki okul. Bu bir keramet mi yoksa hüner mi Göz görmezse gönül buna kanar mı Öksüz tarlada sapan döner mi Eker biçer motor dedi ki okul. Kanat takar gökyüzünde uçarsın Denizleri müdanasız geçersin Soğuğu yağmuru nasıl seçersin Rasathane kurmuş dedi ki okul. Çeşitli taşıtlar bir de trenler Hekim olup her yareyi saranlar Bunu sen mi yaptın yoksa erenler Daha neler yapar dedi ki okul. Radyo hayrete düşürdü beni Her dilden biliyor yok amma cam, İlim akıl fikir yaratmış bunu Lambası dalgası dedi ki okul. İnsanlar kafası bunları bulan, İlimdir dünyada hakikat olan Bütün bu işlerin temelim kuran İnan buna Veysel dedi ki okul” diyor. Bu ve bu türden başka örnekler, Âşık Veysel’deki tanrı / felek gibi doğaötesi kavramların bir bağnazlık ya da tek çareymiş gibi gösterilmediğini belirtiyor. Bu bakımdan onda herhangi bir katılık göremeyiz. Esnektir, hoşgörüdür. Zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna kapılsa da Veysel, büsbütün yaşama sarılmayı elden bırakmaz. Yaşamı anlama ve anlamlandırma çabası sürekli ağır basar. Ayrıca “ahiret” kavramı da ondan derin değildir. “Âşık Veysel’in belirgin bir felsefesi var mıydı?” sorusuna Ruhi Su şu yanıtı veriyor: “Felsefe sözcüğü ile toplumun içinde Veysel’in önerdiği ya da benimsediği bir düşünce biçimi var mıydı diye soruyorsanız, vardı elbet. Bütün iyi niyetli, babacan insanlarımız gibi, o da çalışmayı öğütlerdi. Yerine göre, geleneklerimize bağlı kalmayı önerdiği de olurdu. Kendi inancı sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratıcı gücüne dayanan bir inançtı, ama toplumdaki gelişmeler hakkında ne düşündüğü sorulduğu zaman, ne söylemesini istediklerini sezecek kadar da akıllıydı.” Veysel’in bir özelliği de şu: Dinî şekilciliğin baskısına dayanmaması onu kırmaya çalışması, Allah ile samimi, senli benli olması. Daha doğrusu Bektaşi geleneğine bağlılığı... Tanrıya hitap şiirinde olduğu gibi: “Kainatı sen yarattın Her şeyi yoktan var ettin Beni çıplak dışar attın Cömertliğin nerde senin.” Nejat Birdoğan, “Kimi şiirinde Veysel’i düşünce olarak coşkulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz. Aslında bu tür şiirlerinin daha sonrakilerinde bile bir ozandan çok bir toplum eğitmeni Veysel’i görürüz. Bu çalışmalarında Veysel cumhuriyetin korunmasında ve ulus bütünlüğüne yardımcı olarak şiiri bir araç gibi görür. Davranışlarında da böyledir. Düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu, çalışkan olduğu ve özellikle doğru tanılara başvurduğu gözlenir. Kızılırmak üzerinde Kaplan Deresi Köprüsü’nü köy köy dolaşıp para toplayarak yaptırması ondaki bu sorumluluğun bir göstergesidir. Ama bize kalırsa Veysel’den en olgun şiirler insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan şiirlerdir. Bu deyişlerde Veysel, insanın kaynağından başlayarak bir gövdede canlanmasını, bu süre içerisinde nasıl çalışması, nasıl davranması gerektiğini ve bu yolun sonunda gene kaynağına dönmesini anlatır. Bir başka tanımla tasavvuf ozanı Veysel vardır bu deyişlerde. Bağlı olduğu inancın ıssız bir Anadolu köyünde kendisine aşıladığı bu duygular, Veysel’de gönül gözü ile geliştirilmiş, Veysel Aleviliğin büyük sırrını gönlünde çözmüştür.” diye değerlendirmektedir. Batıl inançlara, çağdışı tutuma karşı olan Veysel, bu konuda da oldukça duyarlıdır. “Devri Cumhuriyet asırı yirmi Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Dünya ayaklanmış aya gidiyor Uyan bu gafletten uyuma yurttaş Bırak sar’öküzü varsın yayılsın Set çekme gözlere herkes ayılsın Her köşeye bir fabrika kurulsun Uyan bu gafletten uyuma yurttaş Yürüyen yolcuyu çekme geriye Dikkat eyle karıncaya arıya, Gidiş böyle kavuşaman huriye Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Zarar gelmez sana kaçınma sazdan Günahın korkusu çıkmıyor bizden Vazgeç demiyorum sana namazdan Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Destekle fakiri okut yetimi Bu hayırlar dinimizce kötü mü İdrak eyle hidrojeni atomu Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Dökülen yağmurun kilogramı, Ölçmüş biçmiş metre midir kare mi Çok yatarsın azdırırsın yaramı Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Göklere fırlıyor bu kadar füze Bu işler bir ibred değil mi bize İstiyor aydaki sırları çöze Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Allah’ın varlığı mevcut insanda İlim akıl fikir sermaye sende Çalıştır gemiyi otur dümende Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Hiçbir şey bilmezsin dik biraz kavak Boş gezene derler serseri savak Yumma gözlerini dünyaya bir bak Uyan bu gafletten uyuma yurttaş. Veysel ne durursun herkes gidiyor Zaman uymaz, sen zamana uy diyor Fen çok büyük kerameti yutuyor Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.” Bu şiiri bile tek başına yukarıda onun hakkında vurguladığım belirlemeleri aydınlatacak niteliktedir. Görüldüğü üzere, o toplumdaki değer yargılarını hayatın somut gerçekleriyle örneklendirerek eleştiriyor. Taraf oluyor burada Veysel. Bilimden yana, aydınlıktan yana, gelişmeden, somut gerçeklerden yana taraf oluyor. “Bırak sarı öküzün varsın yayılsın” derken, “Dünyanın sarı ök’zün boynuzları üzerinde durduğu” inancıyla alay ediyor. Gözlerine set çekme diyor. Sonra,Tanrı’yı insanlaştırıyor, Allah’ın varlığı mevcut insanda” diyor. “Ancak, temel görüşlerine, açısına bakacak olursak, Veysel, bir toplumcu bilinç açısıyla, bilinçli bir toplumcu ozan açısıyla yanaşmamıştır bu konuya. Veysel kendisine doğal gelen bu ayrıcalıkları Tanrıya, kadere ve doğal gibi gördüğü birtakım güçlere atfetmiştir. Karşısına aldığı toplumsal düzen değil, doğal düzendir.” “Onun sanatı var olanı öven, mevcuda kanaat eden romantik sanattır” türünden vurgulamalarla Veysel’i dar çerçevede ele almanın, kestirmeden yargıda bulunmanın ne Âşık Veysel’i anlamaya katkısı olacaktır, ne de bu vurgulamayı yapan araştırmacılarda gözlendiği üzere, geleneği ve geleneği sürdürenlerin çok yetkin oldukları savını kanıtlamaya. Oysa Âşık Veysel, yaşamıyla, yaptıklarıyla, şiirleriyle vardır. Değerlendirmelerimizi bu somut gerçeklikten hareket ederek yaparsak, anlamlı bir katkıda bulunmuş olabiliriz. Yukarıdaki vurgulamalarda da değindiğim gibi, Âşık Veysel içerisinde bulunduğu kültürel ortam açısından köy-kasaba mekânında yetişmiş, bu çevrenin değerleriyle örgütlenmiş bir sosyal düzenin insanıdır. Köylülüğün getirdiği tipik bir özellik de, tutarsızlıktır. Onun içerisinden çıktığı kültürün terimiyle söylersek “vefasızlık” onda da görülür. Özellikle, onun gelişmesinde, tanınmasında, sesinin ve sözünün yaygınlaşmasında büyük katkısı olan Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi kurumlara karşı Veysel, yaşadıkları sürece sahip çıkmış, övgüler dizmiştir, ama onlar kapatılınca pek oralı olmamış, tepki göstermemiştir. En büyük zaafı da budur. *Aşık Veysel / Battal Pehlivan /Deniz Yayınevi
DAVUT SULARİ
DOĞUMU : Erzincan'ın Çayırlı ilçesinde 1926 yılında doğdu. Davut Sulari 17 yaşında mana aleminde bade içen güçlü bir aşık. 45 yılı aşkın bir zaman aşıklık geleneğini sazıyla sözüyle başarıyla yürütmüş, adını yurt içinde ve yurt dışında duyurmuş bir aşık. Dedesi Kaltık Mehmet Ağa tasavuf şairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma şiir söyleme ve türkü yakma zevkini aşıladı. Davut Sulari'nin yaktığı türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçıları tarafindan TV de ve kasetlerde okunmaktadır. Doğu Anadolu da asırlardan beri dilden dile anlatılan efsaneleri menkibeleri şiirleştirir sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü aşıklık geleneğine sadık kalarak sürdürdü. Sulari yi sazından sazını Sulari den hiçbir zaman ayrı düşünmek mümkün değildi. ÖLÜMÜ : 17 Ocak 1985 tarihinde Davut Sulari bir aşıklar meclisinde Erzurum'da yanık yanık türkü yakarken bu dünyadan göçtü.
DERTLİ DİVANİ
1962'de Urfa iline bağlı Kısas'da doğdu. Gerçek adı Veli AYKUT’tur. (Kısas; Harzemşah'ın oğlu Muhammet Şah'ın türbesinin içinde bulunduğu Harran ovasının ortasında var olmaya çalışan tek Türkmen Alevi-Bektaşi köyüdür. Şanlıurfa'ya 12 km uzaklıkta yer alan antik çağda Kisos,Aksas olarak bilinen yerleşim yeridir.) 1990 yılında dünyadan göçen Büryani mahlasını kullanan, ünlü "Kelp ürür kervan yürür" deyişinin yazarı halk ozanı Hamdullah AYKUT'un oğludur.Dertli Divani (Veli AYKUT) tüm çocukluğu cem törenlerinde, cemleri yürüten babasının yanında geçti.
Babası Büryani Baba, Hacı Bektaşi Veli postnişin vekili olarak aynı zamanda Gaziantep, Adıyaman, Kahramanmaraş bölgesinde görgü cemlerini de yürütürdü. 16 yaşında iken Hacı Bektaşi Veli evladı Bektaş ULUSOY Kısas'a geldiğinde kendisinden bağlama çalışmasını istedi. Bir süre dinledikten sonra "Senin muhlasın (Takma İsim) Dertli DİVANİ olsun" dedi. O günden sonra Dertli DİVANİ bir yandan cemlerde zakirlik yaparken diğer yandan şiirlerini yazdı ve besteledi. Dizelerine döktüğü her kelimede muhabbetlerin, cemlerin edebini, erkanını ...duyguların en güzelini anlattı.
İlk albümünü 1989 yılında “Divane Gönül” adıyla çıkardı. Daha sonra “Duaz-ı İmam” ve “Serçeşme” adını taşıyan albümleri yayınlandı. Eserlerini Zülfü LİVANELİ, Belkıs AKKALE, Musa EROĞLU, Sabahat AKKİRAZ, İlyas SALMAN, Güler DUMAN, Haluk ÖZKAN gibi birçok halk müziği sanatçıları tarafından seslendirildi.
DERVİŞ ALİ
Derviş Ali Doğum Yeri: Bilinmiyor Doğum Yılı: Bilinmiyor 19. Yüzyıl Bektaşi ozanlarındandır. İki şiirinde 1856-1860 tarihlerini veriyor. Şiirlerinden Orta Anadolulu, daha çok Sivas köylüsü olduğu seziliyor. Oldukça güçlü bir sanatçıdır. Yeniçeriliğin kaldırılışından sonra Anadolu ve Rumeli'deki tekkelerin kapatılmasından duyduğu üzüntü üzerine yazdığı nefesten, yeniden kuruluş ve kurtuluş için Şah'ın yollarını gözlediği anlaşılıyor. Bir şiirinden Hacı Bektaş Veli evlatlarından, çağdaşı Feyzullah Çelebiyi mürşit tanıdığı anlaşılıyor. Onu çok sevdiği belli. Gerçek kimliği, doğum-ölüm tarihleri bilinmeyen Derviş Ali'nin, on dokuzuncu yüzyılın son yarısına değin yaşamış bir Alevi ozanı olduğu biliniyor. Ancak, yine de yaşamı hakkında ayrıntılı ve toplu bir şey bilinmemektedir. 1897'de yazmış olduğu iki şiirinden zamanını çıkarabiliyoruz. Son dönemlerde düzenlenmiş yazma dergilerde, bir çok şiirine rastlanıyor. Sosyal ve kişisel eleştirilerle dolu, öğütsel kurallar içeren koşma tarzında yazdığı şiirler yanında, din dışı doğa güzelliklerini yansıtan şiirleri de vardır. Coşkulu sade bir söyleyişi var. İnançlarını ve sevgisini basite düşmeden yalın bir dille söylemiştir. Çağına göre daha duru bir dil kullanır. Şiirleri kitap halinde yayınlanmamıştır.
DEVRAN BABA
Devran Baba Doğum Yeri: Adana Doğum Yılı: 1942 1942 yılında Adana'da doğdu. Asıl adı Mustafa Şahin Yılmaztürk'tür. 4 yaşında bağlama çalmaya başladı. Alevi bir aileden gelen Devran Baba, aşıklık geleneğini çevresindeki büyüklerinden öğrendi. 9 telli bir bağlamadan çöğüre dek tüm bağlama ailesi çalgılarını çalan Devran Baba »Tokaç« adını verdiği ilk bağlamasını kendi yapıp at kuyruğundan tel taktı. 1964'ten sonra Çukurova Radyosunda uzun yıllar program yaptı. Yaşanan döneme ilişkin türküler yakmak gerektiğini söyleyen Devran Baba, sevgiden politik sorunlara dek hemen her konuda şiir yazmaktadır. Deyişleri özellikle 1980'li yıllardan itibaren değişik sanatçılar tarafından okunmaktadır.
ESİRİ
Esiri Doğum Yeri: Güvenç Köyü Doğum Yılı: 1843 Esiri'nin asıl adı Mehmet'tir. Babası Kasım Ağa Hekimhan'ın Hasançelebi bucağına bağlı Basak köyü halkından olup XVIII. yüzyılda yörenin en ünlü aşıklarından biri olarak bilinen Baboğ Dede'nin dördüncü oğludur. Kasım Ağa, Baboğ Dede'nin vefatından sonra kardeşlerinden ayrılarak Basak köyü yakınlarında bulunan Güvenç köyüne yerleşmiştir. Mehmet (Esiri) 1259 (miladi 1843)'da ailenin üçüncü çocuğu olarak Güvenç köyünde dünyaya gelmiştir. Köyde okuma yazma öğrenip günlerini çobanlık yaparak geçiren Mehmet, dedesi Aşık Baboğ gibi iyi saz çalar, usta malı şiirlerin yanında kendi deyişlerini de söylemeye başlayarak yakın çevresinde Aşık Mehmet olarak adını duyurur. Aşık Mehmet 20 yaşına geldiği zaman artık kabuğuna sığmaz olur ve bir gün kardeşlerine "Benim özümde muhabbet coş eyledi. Ben Hacı Bektaş'ta Feyzullah Çelebi'yi ziyarete gideceğim" diyerek köyünü terk edip Hacı Bektaş'a gider. Feyzullah Çelebi'den manevi himmet alarak aşıklığını beyan eder. Aşığın sazını ve sözünü dinleyen Feyzullah Çelebi "Söyle Esiri'm sakla sırrımı" deyince artık şiirlerinde Esiri mahlasını kullanmaya başlar. Güvenç köyünde evlenen Esiri , ileri yaşına rağmen köyünü terk ederek çocuklarıyla yine Hekimhan 'ın merkez köylerinden Çulhalı köyüne yerleşir. 1329 (miladi 1913) yılında 70 yaşındayken Çulhalı köyünde vefat eden Esiri, bu köyde defnedilmiştir. Esiri'nin şiirlerinin toplandığı iki büyük defter mevcuttur. Bunlardan biri Hamza adlı torununda kalmış, diğeri de 1952 yılında Malatya ili Yazıhan ilçesi Karaca köyünden Abdurrahman Ünlüer tarafından alınıp Ankara'da Avukat Cemal Özbey'e verilmiştir. Cemal Özbey tarafından uzun yıllar saklanan bu defter Cemal Özbey'in vefatından kısa bir süre önce 1993'te Malatya 'ya gelişinde bizzat kendisi ''yaşlandım ve rahatsızım. Bu şiirleri değerlendiremedim. Bunların kıymetini ancak siz bilirsiniz'' diyerek bana vermiştir. Halen bende olan bu defterde 250 şiir bulunmaktadır. Hekimhan ve çevresinde yaptığımız araştırmalar sonucu elimizdeki şiir sayısı 270'e ulaşmıştır. Şiirlerinin bu kadar olmadığı, sayının daha da artabileceği kanısındayız. Cemal Özbey'e Yazıhan'ın Karaca köyünden 4.2.1956'da yazılan ve Özbey tarafından fotokopisi bana verilen bir mektupla yine Cemal Özbey'e yazılan isim yerinde bir imza bulunan tarihsiz bir mektupta belirtildiğine göre Esiri hayatında 17 defa Hacı Bektaş'a gitmiş olup dergahtan ilgisini hiç kesmemiştir. Yine aynı mektuplardaki ifadelere göre Esiri uzun boylu, kumral, ince uzun sakallı, uzun bıyıklı bir zattır. Bilindiği gibi Hacı Bektaş dergahı dönemin bir eğitim kurumu niteliğindedir. Ham gelen, hizmeti ölçüsünde pişmiş döner. Hacı Bektaş'a gelen Esiri dini tasavvufi ve manevi kültürünün yanı sıra ilmini de bir hayli artırmış ve divan-gazel gibi türlerde aruz ölçüsü ile olgun şiirler yazabilecek duruma gelmiştir.
FEYZULLAH ÇINAR
Feyzullah Çınar Doğum Yeri: Sivas Doğum Yılı: 1937 Feyzullah Çınar 1937 yılında Sivas Çamşıhı'nın Çamağa Köyü'nde doğmuş; tam beş yaşındayken almış eline bağlamayı... Şeyh Ahmet Yasevi'nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal'ı, Kaygusuz'u, Virani'yi dinleyerek büyür; 14-15 yaşlarında ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kişidir artık. Anadolu'nun o aman vermez çileli yaşamından büyük kente, İstanbul'a gelmesiyle başlayan zorlu yaşam öyküsü O'nu sazıyla daha da yakınlaştırmıştır. İstanbul'da girdiği işler doyurmaz aşığı, O gönlündeki aşkı. toplumsal çelişkileri paylaşmak ister diğer insanlarla. Tam da bu sırada birlikte olduğu dostları Feyzullah Çınar'a bir plak yapmak isterler. Plağın bir yüzü Agahî Baba'nın "Fazilet" adlı deyişi, diğer yüzü Malatyalı Esirî'nin Şah Hüseyin'e mersiyesi... Yıl 1966; o yıllarda Alevi deyişlerini çalıp söylemek pek çok açıdan zor. Ama koca Çınar durur mu? Aldı mı sazı eline, vurdu mu sazın teline söyler Pir Sultan'dan, Viranî'den, Kul Himmet'ten... işte o gün bu gündür ait olduğu kültürün o güzel ürünlerini altmıştan fazla plağa okumuştur ozan. 1969 yılında Fransa'ya giden Çınar, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff'la birlikte konferanslara katılır, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarına katılır. Ozanın Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafından iki long-play'i yayınlanır. Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş, ancak geleneksel kültüründen hiç bir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. O'nun sanat yaşamına baktığımızda koca Çınar'ın yine bir başka çınarın izinden gittiğini görürüz... Bu kişi Pir Sultan Abdal'dan başkası değildir. Pir Sultan'ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçmiştir. O sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir. Pir Sultan deyişlerini sanki Çınar seslendirsin diye yazmıştır. Çınar deyişleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürlerinin sentezinden doğan bir ses çakılır kulaklarımıza. Feyzullah Çınar usta malı söyler deyişlerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi'nin deyişlerini çalar ve okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevini Çınar'da da görürüz. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de O'nun için diğerleri kadar önemli, hatta kutsaldır. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar'ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar 1960'lı ve 70'li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye'yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Halkına umut verir, yüreklendirir onları. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söyler, yine çalar sazım... 1983 yılında daha 46 yaşındayken Çınar yaşama gözlerini kapatır. Ancak onun sesi bu toprağa gönül vermiş dostlarının kulağında yaşamaya devam ediyor.
HARABİ
Harabi Doğum Yeri: İstanbul Doğum Yılı: 1853 1853 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Ahmet Edip'tir. Harabi sonradan şiirlerinde kullandığı mahlastır. Bazı şiirlerinde adi Edip olarak geçer. Bahriye Birlik katibi olan Harabi ömrünü İstanbul ve Rumeli'de geçirmiştir. 17 yaşında Bektaşilige giren Harabi dünyadan göçüş yılı olan 1917'ye kadar bu yolun sadık bir bendesi ve yılmaz bir savasçısı olmuştur. Tasavvufla tasavvuf üstadlarının eserleri ile yakından ilgilenmiş, hece ve aruzla yazdığı veya irticalen söylediği deyişlerle koca bir divan meydana getirmiştir. Yunus'un sevgi ve birlik duygusuna, Nesimi'nin sertliğine, Kaygusuz'un hiciv ve istihzasina, Pir Sultan'in cesaretine bu dünyadaki deyişlerde bol bol rastlamak mümkün.
HASRET GÜLTEKİN
Hasret Gültekin Doğum Yeri: Sivas Doğum Yılı: 1967 Altı yaşında saz çalmaya başlayan Hasret Gültekin, 12 yaşında artık sahnede saz çalan küçük bir oznadı. Kadıkoy Anadolu Lisesi mezunu sanatçı, 1980'li yıllardan itibaren halk müziği alanında kendi uslubuyla ağırlıklı olarak yer aldı. Yinede Arif Sağ, Muhlis Akarsu, Yavuz Top ve Musa Eroğlu'na olan hayranlığını gizlemiyor ama bağlamayı onlar kadar ustaca kullanıyordu. Geleneksel kalıplar içinde sıkışmış halk müziğini çağdas bir senteze kavuşturmaya çalıştı.Nevroz kasetinde Kürt ezgilerini enstrümantal olarak yorumladı. Ortak çalışması Türküler Yalan Söylemez'den başka Gün Olaydım, Nevroz, Gece ile Gündüz Arasında, Besteleriyle Hasret Gültekin adlı kasetlerle müzikseverlere ulaştı. En verimli çağında iken, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Olaylarında yaşamını acı bir şekilde yitirdi.
KAYGUSUZ ABDAL
Kaygusuz Abdal Doğum Yeri: Bilinmiyor Doğum Yılı: Bilinmiyor Asıl adı Gaybi'dir. Kaygusuz Abdal'ın hayatı hakkında ki bilgilerin çoğu Bektaşi menkıbelerine dayanır. Bu menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir: Alaiye (Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa. karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır. Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan bir mağaradadır. Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri: Budala-name, Mağlataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-ı huruf adlarını taşıyan kitapçıklardır. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olayları anlatan bir fal kitabıdır. Öbürleri tasavvufla ilgili konuları işler. Şiirlerinin bir çoğunda Kaygusuz takma adını kullanan ozan , bazı şiirlerinde Serayi adını da kullanır. Kaygusuz adını taşıyan başka şairlerin de bulunması, eserlerinden bazılarının başka bir Kaygusuz'un olabileceği kuşkusunu, doğuruyor. Kaygusuz Abdal, Bektaşiler arasında büyük saygı ile anılır ve Bektaşi uluları arasına girer. Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş görünürmüş. XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni'nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan şair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır. Kaygusuz'un tasavvufla ilgili şiirleri yanında tekerlemeleri, şathiyeleri (alaylı, iğneli ve simgeli şiirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen şair, bu tür şiirlerinde ona daha çok yaklaşır. Ölüm yılı bilinmiyor.
KAZAK ABDAL
Kazak Abdal Doğum Yeri: Bilinmiyor Doğum Yılı: Bilinmiyor Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır. Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır: 'Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur''. Söylence böyle bitiyor. Kazak Abdal'ın ucu tenteneli ve taşlanmış bir mendilinin, Demir Baba dergahında bulunduğunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahında yatmaktadır. Elimizde bir kaç şiiri olan Kazak Abdal'ın, kim olduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyıl yaşamış Bektaşi şairlerinden olduğunu, şiirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyıl sonlarında yazılmış olmasına bağlıyor. Balım Sultan'a (ölüm. 1516) övgü olan şiir onunsa daha önce yaşadığı da ileri sürülebilir. Gerçi Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan'ın aynı tarikatın dervişlerinden birince övülmesi doğaldır. Kazak Abdal'ın Romanya Türklerinden olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır. Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri gü-nümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır. Ali de Tanrı'nın dile geldiğini görünüş alanına çıktığını söyler. Tanrı'yı insanlaştırır. Yerici alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler. Kazak Abdal, kendine özgü söyleyişi, buluşu olan, olaylara çok alaycı yerici gözle bakmasını bilen, yazınımıza değişik bir ses getirmiş ozanımızdır. Alaycılığı ve yericiliğiyle 16. yüzyılda yaşamış Azmi'yi anımsatıyor. Kırsal kesimin ozanlarınca da çalınmış söylenmiştir. Bu şiir türünde onun gibi başarılısı görülmemiştir. Hacı Bektaş Veli'ye yürekten bağlıdır. Çağını aşan tutumu ile köklü bir direniş içindedir, gerçekçidir.
MISKİNİ
Sadık Mıskini Doğum Yeri: Kağızman Doğum Yılı: 1964 1964 yılında Kağızman’da doğdu. Asıl adı Sait Küçük’tür. İlk ve ortaöğrenimini Kağızman’da yüksek öğrenimini ise Kars’ta tamamladı. Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneği ve şiiriyle büyüdü. Şiir yazmaya ve bağlama çalmaya ortaokul yıllarında başladı. Şiirleri birçok dergi ve araştırmada yayımlandı. Ayrıca çeşitli sanatçılar tarafından bestelenip söylenen şiirleri/türküleri özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra geniş çevrelerde duyuldu. Şiirle olan ilgisinin yanında yöre türkülerinin derlenmesi, yöre aşıklarının eserlerinin başka kaynaklara aktarılması gibi çalışmaları da bulunmaktadır. Mücahit Önal ve Günür Karaağaç ile birlikte hazırladığı »Kağızman’a Ismarladım Nar Gele« (2000) adlı araştırması yayımlandı.
MİHMANİ
Mihmani Doğum Yeri: Sivas Doğum Yılı: 1917 Asıl adı Hasan Yıldırım’dır. 1917’de Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Saraç köyünde doğmuştur. Mustafa ve Elif’in oğludur. Sülalesi Yüzbaşıoğulları olarak bilinir. Sarıkayalı Âşık Hüseyin Gürsoy’la akrabadır. Henüz üç yaşındayken babası Mustafa, Birinci Dünya Savaşı’nda şehit olmuştur. Düşmanla mücadele eden halk, aynı zamanda sefaletle de mücadele ediyordu. Bu durum pek çok Anadolu ailesi gibi onun ailesini de derinden etkilemiş, böylelikle daha çocuk yaşlarında Hasan yokluk ve çile ile karşılaşmıştır. Gençlik yıllarına kadar çobanlık, azaplık ve rençperlikle uğraşmış, ilerleyen zaman içerisinde kış aylarında Adana ve Mersin’e gidip oralarda amelelikle geçimini sürdürmeye çalışmıştır. 1935 yılında köylüsü olan Yeter’i kaçırıp onunla evlenmiştir. Bu evlilikten dokuz çocuğu olmuştur (Gülhanım, Nurettin, Behiye, Gülnaz, Ülfettin, Servet, Erdal, İmdal, Mihriban). Okuma ve yazması olan Hasan’ın şiire ve saza yönelmesinde köylüsü Fato Ana’nın ve yukarıda ismini zikrettiğimiz Hüseyin Gürsoy’un büyük rolü olmuştur. Âşık Hüseyin’den kısa sürede şiir söylemeyi, saz çalmanın inceliklerini ve Alevi adap ve erkânını öğrenmiştir. İl şiirlerini de eşi yeter için söylemiştir. Belli bir merhale kaydedince Hüyük köyünden Ali İzzet Özkan ve Âşık Hasan Tutal (Devranî) ile birlikte belde belde dolaşmış, çok yerde zakirlik ve dedelik yaparak cem törenlerine iştirak etmiştir. Bunun yanı sıra çeşitli okullarda ve muhtelif vesilelerle düzenlenen toplantılarda sazını ve şiirlerini dinletme imkânı arayarak geçimini sağlama yoluna gitmiştir. 1986 yılında vefat etmiştir. Şiirlerinde önceleri Yüzbaşıoğlu, daha sonra da Mihmanî mahlasını kullanmıştır. İlk mahlasını Âşık Veysel, ikincisini de Âşık Ali İzzet vermiştir. 1971 yılında bir taş plak doldurmuş, birkaç sefer de Konya Âşıklar Bayramı’na katılmıştır. Burada Âşık Şenlik ve Mevlânâ ödüllerini aldı. Hemen her konuda deyişi olan Hasan’ın şiir tekniği kuvvetli ve saz saçmada oldukça mahir idi. Bundandolayıdır ki, ailesinde örnek olarak gösterebileceğimiz tarzda hemen her yaşta âşık yetişmiştir.
NEŞET ERTAŞ
Neşet Ertaş Doğum Yeri: Kırşehir Doğum Yılı: 1938 Türkü rönesansının babası.Kim bu Neşet Ertaş?Kırşehirli bir mahalli sanatçı mı? Türk halk müziğinin en büyük ses ve saz ustası mı?Milli caz sanatçımız mı?Yoksa yaşanan türkü rönesansının fikir babası mı?Ya da babası Muharrem Ertaş'ın sazının emanetçisi mi? Ben süslü sözler söylemekten anlamam.Benim hafızamdaki kelimeler 30 yıl öncesine ait.Bana soru sormak yerine,benden türkü söylememi,saz çalmamı isteseniz.Ben de size güzel güzel türküler çığırsam.40 yıldır ismi türkülerle birlikte anılan Neşet Ertaş,yolu türkü diyarından geçen, azıcık türküye gönül veren,tebessüm eden herkesin yüreğinde ince bir sızı olmuş usta bir isim.Gönüllerden ve dillerden eksik olmayan türküleri gibi kendisi de gizemli Ertaş'ın.Halk müziğinin pirleri,arastırmacıları,sevenleri Neşet Ertaş'ı tanıyan hemen herkes onu,mevcut kalıp ve kurallar ölçüsünde anlamak ve anlatmanın zorluğundan bahsederler hep.Hepsi bu kadarla da bitmez.Neşet Ertaş,türküleri,söyleyiş tarzı,üslubu ve sazın teline dokunuşu ile bile anlaşılması zor bir sanatçı. Peki kim bu Neşet Ertaş? Yaşayan bir efsane Neşet Ertaş.Yaklaşık 40 yıl sazı ile sözü ile gönülleri dağlayan bir efsane.Ayaklarını bastığı bu topraklardan aldığı güçle sesini ötelerin ötesine duyuran bir sanatçı.Kalabalıklardan köşe bucak kaçan;ancak hep bu milletin içinde,dilinde olan bir garip insan.Efsanelerin gizemli bir yaşayışı var.Neset Ertaş'ın da öyle.Tam bir buzdağı.Buzdağının görünen yüzü onun hakkında bildiklerimiz.Bilmediklerimiz ise görünmeyen yüzü. Türküleri dünya döndükçe dillerden düşmeyecek olan TRT'nin Kırşehirli mahalli sanatçısı,aşıklık geleneğimizin son temsilcisi,halk ozanı,"Türkülerin Babası" ve Bozkır'ın Tezenesi.İşte Neşet Ertaş'ın bilinen kısa yaşam öyküsü. İkinci Dünya Savaşı'nın en çetin yıllarında dünyaya geldi Neset Ertaş.Doğdugu gün, sazı göbeğine koymuşlar ve babası Muharrem Ertaş'a haber salmışlar,"Bir oglun oldu gel ona saz çal."diye.Türkiye bu savaşa katılmasa da Anadolu insanı bu savaşın neticelerini iliklerine kadar hissetti,malum.Ertaş'ın çocuklugu bir yandan baba mesleği çalgıcılığı öğrenmekle,diğer yandan köy köy dolaşarak bir öğün yemek için un,buğday ve ekmek toplamakla geçmiş.O günlerde,bir kuru ekmek için kapılarına kadar gelen saz çalıp türkü söyleyen bir "fenomen" olacağı bilinmiyordu elbet.Babası bozlak ustası Muharrem Ertaş'ın ocağında pişen;sazı,sözü ve hayatı bu okulda öğrenen Neşet Ertaş,baba okulunun kendisi için hem ilk,hem orta,hem lise,hem de konservatuvar ve üniversite niteliğinde olduğunu söylüyor.Başka eğitim almayan sanatçının sıra arkadaşları ise Hacı Taşan,Çekiç Ali ve bugün tarihin adından bahsetmediği nice bozlak ustası. Neşet Ertaş,kabuğunu kırana kadar Kırşehir ve çevresinde düğünlerde saz çalıp,türkü söyleyerek geçinir.Zar zor bulduğu üç-beş kuruşu cebine koyarak 1957'de İstanbul'a gelir.Camda gördüğü bir ilan üzerine soluğu Sençalar Plak'ta alır.Elinde sazı ile dükkandan içeri giren garip adam ilk sınavını da babasının ünlü bozlaği "Neden garip garip ötersin bülbül" ile verir.Ertaş'ın profesyonel müzik hayatında seslendirdiği ilk parça olan Garip Bülbül'ün sözleri de onun yaşamıyla bütünleşmektedir.Garip adamın hayatında "garip" liğin ayrı bir yeri var.Ertaş daha çocukken yaktığı hiçbir türkünün sonunda adını kullanmazmış.Bu durum baba Muharrem Ertaş'ın dikkatini çekmiş ve bir gün "Oğlum sen yeni birşeyler yapıyorsun ama türkünün sonunda adını kullanmıyorsun" demiş.Bunun üzerine Neşet Ertaş babasına sonuna birşey ekleyeyim mi? diye sormuş. Muharrem Ertaş'ın yanıtı bu kez "garip" olmuş."Bizler garibiz oğlum.Soyadımız yokken bizlere garip derlerdi.Gönül de gariptir oğlum."Işte hayatı boyunca "garip" likten kurtulamayacak adamın ilk plağının adı böylece "Garip Bülbül" olmuş. 1960'lı yıllara gelindiğinde sesi ve sazı gümbür gümbür ses veren Neşet Ertaş artık bozlak havaları ile dikkat çekmeye başlar. Tınılarına,ritmine bir takılan bir daha kendisini alamaz.Türkü ile bağlamayı,bağlama ile türküyü birbirine kenetleyen Ertaş'ın yerel ağızla söylediği bozlak türkülerinde kendisini,yıllarca çektiği acıları,sineye çektikleri, dışa vurabildikleridir dillendirilmekte olan.Ama herkes bu türkülerde kendini buluyor. Neşet Ertaş türkülerindeki "Gönül" herkesin gönlü,"Sevgi" hepimizin sevgilisi,"Gurbet" tümümüzün ortak acısı,"Leyla" ise yüreğimize düşen aşk.Aşk ateşi sinesine düşen Ertaş en güzel türkülerini bu dönemde seslendirdi.Bu türkülerle yola çıkan birçok isim şöhret oldu.Barış Manço'nun, Cem Karaca'nın,Selda Bagcan'ın,Ajda Pekkan'ın ve Zeki Müren'in dillerinde Ertaş'ın türküleri vardi.Türkülerin yeniden şaha kalktığı son zamanlarda ise Neşet Ertaş türkülerini yorumlayanların haddi hesabı yok.Ancak ne yazık ki sanatçı bu türkülerin hiçbirinden telif hakkı alamadı,alamıyor. Neşet Ertaş ikinci plağı "Gitme Leylam" ile türkülerin peşinde koşmaya devam eder. Sanatçının türkülerinin geniş kitlelerce kabul görmesi onu da köyden şehre çeker.Şöhret Ertaş'ın avucunun içindedir.Ama Neşet Ertaş alışık değildir,böyle ışıltılı mekanlara.Elindeki sazı,Kırşehir ve çevresinden getirdiği ezgileri ve "Dadlı Dillim" kadar özgün ve saf Türkçesi ile söyler türkülerini,tüm mütevaziliği ve sadeliği ile.Koca ve kalabalık bir şehirde,"otel odasında" yaşar yapayalnız.Ertaş kalabalıklardan kaçmaya başlar ve "Gurbet'e türkü yakar.Ama çark kurulmuştur bir kere.Neşet Ertaş söyler,45'likler şimdiye kadar eşine ve benzerine rastlanmamış bir şekilde satar ve patronlar zengin olur. Sadece patronlar mı?Ertaş'ın yüze yakın korsan kasetini basan binlerce insan da yükünü tutar bu arada.Ertaş ise her zamanki mütevaziliği ile plaklarından ve korsan kasetlerinden yüzbinler satan "yüzsüzler" e karşı: "Size hiçbirşey yapmıyorum,sadece sizin adınıza üzülüyorum" demekle yetinir ve onları "Allah'a havale" eder. Ertaş'ın çevresindeki herkes degişir bu dönemde.Ama Neşet Ertaş ve talihi degişmez. "Bir lokma ekmek,bir paket sigara diyen" Neşet Ertaş başladığı yere gelir ve düğün salonlarında ekmek parası için çalmaya devam eder.Neşet Ertaş'ın hayatında geçinmek için,çalıp söyledigi düğün salonlarının bugün de ayrı bir yeri var.O bunu "İnsanların mutlu gününde çalmanın verdiği keyif" olarak açıklıyor ama sözlerinden,davranışlarından da yaşama kırgınlığını sezmemek mümkün değil.Türkülerin duayeni bir ismin halen düğün salonlarında çalmasından kim rahatsız olur bilmem ama bundan Ertaş kesinlikle yüksünmüyor.Bilakis o düğün salonlarında çalmayı baba mesleği ve onurlu bir yaşam mücadelesi olarak kabul ediyor. Hem de "benim için bin kişi de insandır,yüz bin kişi de insandır degişmez.Ben içimden geldiği gibi yaşıyorum" diyerek... Medyaya gelince,bizler türkünün son büyük temsilcisi Neset Ertaş'ı TRT'nin mantığı ile "Kırşehirli mahalli sanatçı" olarak gördük hep. Siyah-beyaz televizyonların evlere yeni yeni girdiği dönemde tek lüksümüz olan radyolarda ise şu anons vardır hep: "Şimdi Kırşehirli mahalli sanatçı Neset Ertaş'tan türküler dinleyeceksiniz" ve birkaç türkü dinledikten sonra da "Kırşehirli mahalli sanatçı Neşet Ertaş'tan türküler dinlediniz."Bu dönemde yalnızlık ve yoksulluk ikileminde bocalayan,bir düğün salonundan çıkıp,diğerine koşan Neşet Ertaş'ın tek dostu içki ve sıgarasıydı.Ancak bu dostları da ona kazık attı ve içki yüzünden Ertaş'ın parmaklarında uyuşma meydana geldi.Hastalığın ilerlemesi yüzünden sanatçı artık düğün salonlarında da çalamaz oldu.Bu da onun için açlık ve yokluk demekti.Bulduğu birkaç lirayı da hastanelere veren Ertaş'ın tedavisi sonuç vermeyince,Almanya'da yaşayan kardeşinin çağrısı üzerine oraya gitmeye karar verdi. Almanya'daki tedavi uzun süreceğinden dolayı buraya yerleşme kararı alan Neşet Ertaş, 25 yıldır bu ülkede yaşıyor.Yine bir düğün salonunda türkü söyleyen Neşet Ertaş'ı Türkiye' den önce keşfeden ve ona üniversitelerinde hocalık görevi veren Almanlar,sanatıçının yaşama bağlanmasında önemli bir görev ifa ettiler.Almanya Ertaş'ın ikinci vatanı ve olgunluk döneminde türküler seslendirdiği,fikri ve felsefi düsüncesinde değişiklikler meydana getirdiği ülke.Ertaş'ın Almanya'ya yerleşmesinde "Ben mektep medrese görmedim,bari üç çocugum görsün onlar da benim gibi çile çekmesin" düşüncesi hayli etkili oldu.Almanya'daki yaşamından gayet memnun olan sanatçının hoşlanmadığı şeylerin başında,1998'e kadar,her iki yılda bir basında çıkan "Neşet Ertaş öldü" söylentileri gelmekte.Bunları yalanlamak ve ölmediğini göstermek için yine bir gün Türkiye'ye gelen ve İbrahim Tatlıses'in programına çıkarak tüm Türkiye'ye türkü ziyafeti çeken sanatçının bu gelişi diğerlerinden farklı oldu.Ertaş hem yaşadığını kanıtladı hem de türkülerin varolduğunun altını çizdi.Bugüne kadar kasetlerinden doğru dürüst ekmek yiyemeyen Neşet Ertaş satılan eserlerinden yasal olarak para kazanıyor artık.Neşet Ertaş'ı keşfin ikinci ayağı da Ramazan Bayramı'nın üçüncü günü gerçekleşti. Neşet Ertaş Kitabı'nın tanıtımı için Türkiye'ye gelen sanatçı,Bayram Bilge Tokel'in "Gönül Dağı" programında gönül dostları ile hasret giderdi.Bu programla Türkiye'nin gündemine yeniden oturan Neşet Ertaş'ı medya bir kez daha keşfetme zahmetinde bulundu.Program sonrası Neşet Ertaş'ın kaldığı otel basın mensuplarının akınına uğradı.Bu tür karşılamalara alışkın olmayan sanatçının şaşkınlığı gözlerden kaçmadı.Şaşıran sadece sanatçı değildi. Karşılarında alışılmışın dışında,mütevazi ve farklı bir sanatçı bulan bizler de şaşırdık. Sorularımzıa tüm samimiyeti ve doğallığı ile cevap vermeye çalışan usta,bizlerin kimi yeni kelimelerle(!) oluşturduğu soru cümlelerine "Ben bu tür sözlerden anlamam.Uzun süredir Almanya'da yaşadığım için yeni kelimelerden habersizim.Benim belleğimdeki kelimeler ise 25-30 yıl önceye ait.Dolayısıyla öyle süslü kelimelerle size cevap veremiyorum.Ben türkü çığırmaktan,saz çalmaktan anlarım.Benden bunu isteyin size kurban olayım" diyerek karşılık veriyordu.
NOKSANİ
Asıl adı Ahmet Kaynar olan 1899'da Sivas'ın Kangal ilçesinde doğan ayaklarından özürlü bulunduğu için Ruhsati tarafından Noksani adı verilen ozan, Erzurumlu Noksani'den ayrı bir kişi olup, 5 Mayıs 1972 de Kangal'da ölmüştür. Bu kitaba aldığımız Erzurum'lu Noksani medrese öğrenimi gördükten sonra 30 yaşlarındayken Sadık Dede'nin müridi oldu. Bir bakkal dükkanı açarak geçimini sağlamaya çalıştı. Karısı yüzünden ''İtibarını'' yitirdiği, şeyhinin ona bu nedenle Noksani mahlası verdiği belirtilir. Şiirleri, Alevi-Bektaşi edebiyatı geleneğine bağlıdır. XIX. yüzyılın ilk yarısında 1872 de öldü. Doğum ta