Bookmark and Share  

 

MUTLU OLMAK ICIN ICINDE BULUNDUGUNUZ ANI YASAYIN ERTELEMEYIN

 

Bir onceki sayida romanyada ikinci evlilikleri yapanlarla ilgili gozlemlerimi yazmistim ve bu konuyu gazete yetkilileri manset yapmislardi. Sonrasinda bu konunun buradaki Turkler arasinda cok konusulan bir konu haline geldigini ve hatta gazete yonetimine rahatsizligini bildirmelere kadar vardigini ogrendim. Gazete yetkililerinin basarili bir gazetecilik yaptiklarini boylece gormus oldum. Demekki gazetecilik teknikleri acisindan iyi bir noktayi yakalamislar. Bu yazidan rahatsiz olanlara gelince; demekki yazi ise yaramis dedim kendi kendime. Bunu derken amacimin onlari rahatsiz etmek olmadigini hemen belirtmek istiyorum. Insanin kendisini sorgulamaya baslamasi can acitici bir durumdur. Bu kisilerin rahatsiz olmalari kendilerini sorgulamaya baslamalrinin sonucudur ve bu sonuc ofke yarattigi icin bu ofke dogal olarak yaziyi yazana yonelik olacaktir. Gazetecilik acisindan da sanirim bu basarili bir durumdur. Insanlarin ofke yasamasi pahasina olsa da kendisi ile yuzlesmesi ve kendi hayat gercekleri ile karsi karsiya gelmesi sonrasi icin adim atmasi psikolojik tedaviler icin son derece onemlidir.

 

Simdi yeni sayi ile ilgili bir kac laf etmek yerinde olur sanirim.

Romanyadaki romen vatandaşlarını gözlemlediğimde, buradaki insanların kendisi ile daha barışık ve daha mutlu olduklarını görüyorum. Morallerinin genel olarak daha yüksek olduğunu gözlemliyorum. Bir çok yokluğa rağmen, bir çok belirsizliğe ve ekonomik sıkıntıya rağmen  ve yeni bir yaşam ve sistem biçimine uyum sağlama gerçeğine rağmen  daha mutlu görünüyorlar türk insanına göre.  Yaşamlarındaki geleceğin belirsizliğine rağmen çok fazla gelecek kaygısı taşımıyorlar ve anı yaşamayı hayatlarının ön planına yerleştirmişler. Türk insanının yapısında ise karamsarlık daha fazladır yaşamın zorlukları karşısında. Daha depresif bir toplum olduğumuzu söylemek çok iddialı bir durum olmaz. Toplumsal bir kabul ölçüsü olarak mutlu olmayı yüzlerce şarta bağlayan bir geleneğimiz var. Bu şartlar yerine gelirse mutlu olunur, sevinilir, gülünur vs.

 

Oysa  her geçen zamanda mutlu olmanın şartları değişir yada yaşama hesapsız bazı durumlar karışır ansızın. Yine her geçen zamana paralel olarak yeni şartlar eklenir adeta  mutlu olmayı inatla geciktirmek istercesine. Ve bir türlü gerçekleşmeyen şartlar içinde  yıllar rüzgar gibi gelir geçer. Kişi dönüp bu şartların anlamsızlığını sorglamaya başladığında ise yaşamın sonunda olduğunu ve vaktin de bir hayli geç olduğunu kavrar. Artık bilge bir kişinin bilgisine dönüşen bu gerçek akıp giden koskocaman bir hayatı geriye getirmemektedir. Bu kişilerin ise başkalarına öğüt vermekten başka çaresi kalmamıştır.

 

Çogu ınsan gelecekte daha ıyı bır yasam kurma beklentısı ve umudu  ile bu günkü yaşamı erteleme egiliminde,  şimdiki anı zamanın  çarklarına teslim etmekte ve bu günkü yaşam; daha iyi bir yaşam umuduna kurban edilmektedir.

 

Bu durum kaderci toplumlarda daha sıklık ve yogunlukla yaşanmaktadır. Bu günü yaşamayıp surekli beklenti içinde hayata  devam eden insanlar daha depresif bir ruh haline sahip olmakta ve hayattaki heyecanları da zamanla azalmaktadır. Bilinmeyen bir geleceğe kurban edilmiş şimdiki zamanın  telafisinin olamayacağı sorgulanmadığı gibi, geçmişin yaşanmamışlığı ve pişmanlığı da daha yoğun olarak hissedilmektedir.

 

Şimdi şu yaşta olsaydım da hayata yenıden başlasaydım, şoyle bir zamanda olsaydım dıyen insanların aslında boyle bir olanağı olsa o yaşamlarıda aynı şekilde yaşayacaklarına şüphe yoktur. Çünkü aynı yaşama bakış açılarıyla, aynı şekilde yaşamı algılayışlarıyla  diledıkleri yeni yaşamı da aynı şekilde tüketecekleri büyük bir olasılık dahilindedir.

 

Bu yaşam içinde sahip olduğumuz zamanı nasıl tükettiğimiz hayat içinde kendimizi nasıl varettiğimize bağlı, yaşamı algılayışımıza ve sorgulayışımıza bağlı, kendimizi ne kadar tanıyıp bildiğimize bağlı, inanç ve beklentilerimize bağlıdır.

Yaşamın anlardan oluştuğunu bir kez daha hatırladığımızda, yaşamı önemsemenin, hayatı ciddiye almanın  aslında anları ciddiye almakla, şimdiki zamanın hakkını vererek yaşamakla bağlantılı olduğu gerçeğini görmüş oluruz.  Gemimizi geçmişin  kaygıları ve korkuları deryasında yüzdürecek olduktan sonra her şeyi bu duruma sebep haline getirmek mümkündür.

İnsanların geçmiş yaşantılara takılıp kalmasına yolaçan ve geçmişin olumsuzluklarından sıyrılamamasına yolaçan durumlar kişiyi andan ve şimdiki zamandan uzaklaştırarak bilinmeyen bir gelecek beklentisine hapsetmektedir. Kıysında durup seyrettiğimiz yaşantımız durmaksızın bir nehir gibi akıp gitmekte ve bize ait olan sınırlı zaman işlemektedir. Hiç bir ah, hiç bir eyvah bu nehrin akışını durduramayacağı gibi ahla eyvahla yaşamını geçirenler zamanla yaşamın içine dalmaya korkar hale gelmektedirler.

 

Hayatta varolma , varoluşunu gerçekleştirme isteği insanın  doğasında olan bır şeydir. Bunun önüne çıkan her engel insanda kaygıya neden olacak, bunu gerçekleştirememek ise insandaki ciddi mutsuzlukların altyapısını oluşturacaktır. İnsan doğada kendi potansiyeline uygun olarak varolmak, kendini konumlandırmak ve gerçekleştirme isteği ve arzusu ile doludur.  İnsan kendi doğasından, yaşam gerçeklerinden ne kadar uzaklaşırsa  o ölçüde yaşamı anlamsız algılayacaktır.

 

İnsanın en büyük çabası, hayata, yaptıklarına, kendisine ve dünyaya anlam vermektir. Kişi hayatta ne kadar çok anlam yakalayabilmişse hayatın içinde kendini yerleştirmek, konumlandırmak o kadar sağlam olacaktır. Kişinin hayalini  kurduğu gelecek rüyası şimdiki gerçek yaşamı teslim almaya başladığında kişi kendi gerçekliğinde ve iç dünyasından uzaklaşmaya başlıyor. Bu uzaklaşma mesafesi arttıkça kendini anlaması zorlaşmaktadır.

 

Anı yaşamayı engelleyen diğer bir konu ise bana göre sırtımıza yüklenmiş  beklenti ve roller. Bazen farkında olduğumuz ama çoğunlukla örtülü olarak işleyen  ama farkında olmadığımız bize atfedilen rollere uyum sağlamaya çalışırken  ve aslında menşei kendi dışımızda olan  beklentileri yerine getirmeye çalışırken yaşam içinde nasıl debelendiğimizin farkında olmuyoruz. Kendi kurduğumuz bir yaşam tasarısı dışında, hazır kurulmuş ve sunulmuş bir yaşam tasarısını yerine getirirken mutsuzluğumuzun ve hayata yabancılaşma sebebimizinde burada gizli olduğunu bilmiyoruz. Ne yazıkki yıllarca yönlendirilmiş bir yaşam çerçevesi içinde yaşayan insanlar bir süre sonra kendilerine özgü bir yaşam tasarısı geliştirmeye cesaret edemeyecek duruma geliyorlar.

 

Aslında mutlu olmanın bir önemli şartıda kişinin kendi iç dünyası ile  kendi dışındaki dünyayı uyumlu hale getirmesi durumudur. Aradaki uyumsuzluk arttikça mutsuzlugun dozu da artmaktadır.

Anı yaşamamak ise kişilerin iç dünyası ile dış dünya arasındaki uyumsuzluğun artmasına hizmet etmektedir. Sonuç olarak kişilerin kurduğu yaşam biçimi ve anlayışı bir çok psikolojik rahatsızlığa ortam oluşturmakta olabilir.

 

 

 

 

Ali Riza Erdogan

 

ANA SAYFAYA DÖN