![]() |
|
|
|
DUYGULARIN
YÖNETİMİ "
Türkçede duyguların ardından gelen eylem sözcüklere şöyle bir
bakalım. Korkuya kapıldım,
kızgınlığıma yenik düştüm, öfkeden kendimi
kaybettim, kararsızlıkla kalakaldım, üzüntü beni çökertti,
kuşkuya düştüm, şaştım kaldım, sevince
boğuldum, gibi
Bunlar hep edilgen anlamlar taşıyan,
teslimiyet ifade eden fiiller. Duygularımızın bizden daha güçlü,
bize egemen olduğunu anlatan sözcükler...
Duygular, amaca hizmet ettiklerinde yol gösterici, harekete geçirici bir
işleve sahiptirler. İlkel insan zor koşullarda
yaşamını sürdürmek için duygularının önderliğine
güvenmek zorundaydı. Duygular tehlike, kayıp, engel
karşısında insanı harekete geçmeye hazırlar ve savunma
görevi görürler. Örneğin korku, tehlike anında kaçma davranışını
ortaya çıkarır.
Çocuğunu çekiştirip bağıran anneleri düşünün;
fısıldaşan öğrencileri uyaran öğretmenleri; vezne
kuyruğuna aradan girmeye çalışanı tartaklayan
vatandaşları; yemeğin tuzu fazla kaçmış diye
eşini azarlayan öfkeli kocaları...
Baskı altında tutulmuş duygular gün yüzüne çıktıkça,
sınır tanımaz, gemlenemez, sonuçları öngörülemez, hatta
bazen de yıkıcı olabiliyor. Kendimizi bile
şaşırtan, karşımızdakini ise dehşete
düşüren, beklenmedik davranışlar sergileyebiliyoruz. Kendisinin
ne hissettiğinden habersiz insan, başkasının da ne
hissettiğini bilemez, anlayamaz.
Duygusal zeka insanın etkinliğini artıran bir yetkinlikler
bütünüdür. Akıl, duygusal zeka olmadan verimli çalışamaz.
Beyinle yürek arasında çelişki değil,
karşılıklı alış veriş, birbirini tamamlama
vardır. Aslolan duygusal beyinle akılcı beynin
işbirliğini sağlamaktır. Yaşamın anlamı
akıl ile duyguların kaynaşmasında, sinerjisinde gizlidir.
DUYGULAR VE ÇOCUK
Peki çocuklarda duyguların gelişimi nasıl olmaktadır? Olaylar
karşısında yaşadıkları duyguları
ayırdedebilirler mi? Bu duyguları anlayıp tanımlayabilirler
mi? Duygularını dile getirip ifade edebilirler mi? Duyguları
hakkında rahatça konuşabilecekleri ortamları var
mıdır?
Çoğu zaman, çocukları oynarken görünce, çocuk olmanın ne güzel
olduğunu geçiririz içimizden ve çocuklar için her şeyin oyundan ve
eğlenceden ibaret olduğunu düşünürüz. Mutlu, memnun, neşeli
anlarının yanı sıra, çocukların da günlük
hayatlarında kendilerine göre endişeleri,
kızgınlıkları, huzursuzlukları ya da korkuları
vardır. Onlar da değişik olaylar karşısında
değişik duygular yaşar ve duygularına göre
davranışlarda bulunurlar. Pek çok çocuk olaylar
karşısında duygularını davranış olarak
gösterirken, bunları kelimelerle anlatmakta zorluk çekerler. Bunun önemli
nedenlerinden biri duyguları tanımamaları ve onları
anlatacak kelime dağarcıklarının olmamasıdır. Yaşadıkları
olaylardan etkilenip doğal olarak gelişen duygularıyla hareket
ederler. Bu bazen saldırı ve arkadaşa vurma, bazen sinirlenip
kötü söz söyleme, bazen ağlama ya da utanma gibi çok çeşitli
şekillerde ortaya çıkar.
Duyguları iyi-kötü, doğru-yanlış biçiminde
gruplandıramayız. Çünkü hepsi doğal parçamızdır. Anne-baba
ve öğretmenler, çocukları yargılamadan, küçümsemeden
onların olaylar karşısında doğal olarak gelişen
duygularını anlamalarına sabırla yardımcı
olmalıdırlar. Önemli olan olaylar karşısında
yaşanan duyguların farkına varılabilmesi ve
tanınmasıdır. Özellikle çocuklar için ifade etmekte zorluk
çektikleri duygularını tanımlayabilmeleri ve anlatabilmeleri
onlara doğru ve pozitif davranış biçimi kazandırması
açısından çok önemlidir.
Örneğin arkadaşı tarafından elinden oyuncağı
alınan çocuğun sinirlenmesi doğaldır, ama
oyuncağını geri almak için kızgınlıkla
arkadaşına vurması doğru değildir. Bu durumda
oyuncağını geri almak isteyen çocuğa
yaşadığı duyguyu anlamasında ve nasıl
davranması gerektiği konusunda yardımcı
olunmalıdır. Ona, oyuncağının elinden
alınmasıyla (kendisine yapılmış bu haksızlık
karşısında) sinirlenmesinin doğal olduğunu, ama
arkadaşına vurmak yerine bunu kelimelerle arkadaşına
anlatmasının doğru olduğunu anlatabiliriz.
Anne ve babanın çocuğun duyguları karşısındaki
davranış şekli, çocuğun duygulara karşı
bakış açısını etkileyecektir. Çocuğun
sinirlenmesine tepki olarak anne ve babanın sinirle tepki vermesi ya da
çocuğu suçlaması, ona bu duygunun kötü bir duygu olduğu
düşüncesini verecektir. Anne ve babanın çocuğun
kızgınlığını sakince karşıla-yıp,
yaşadığı duygunun doğal olduğunu, onu hala
sevdiklerini ifade etmeleri, çocuğa kızgınlığın
da diğerleri gibi doğal bir duygu olduğunu gösterecektir.
Arkadaşına vurduğu için çocuğa büyükleri tarafından
ceza verilmesi onun duyguları öğrenmesine ya da benzer bir olayı
tekrar yaşadığında daha iyi davranmasında
yardımcı olmayacaktır. Çocuk aldığı ceza ile
yaşadığı kızgınlık duygusunun
yanlış ve yaşanmaması gereken bir duygu olduğu
kanısına kapılıp aynı duyguyu her yaşayışında
hata yaptığı düşüncesiyle suçluluk hissedecektir. Burada
çocuğun yaşadığı duygu değil
davranışı yanlıştır. O nedenle çocuğun
duyguları ile davranışları hakkında konuşup,
yaşadığı duyguların doğal olduğunu ama kötü
davranışın doğru olmadığını mutlaka
vurgulamak gerekir.
Çocuklar hangi duyguyu yaşarlarsa yaşasınlar bunların çok
doğal olduğunu ancak bu duyguların kaba ve kötü
davranışlar şeklinde ifade edilmesinin yanlış
olduğunu, yaşadıkları duygular yüzünden yargılanmadıklarını,
suçlanmadıklarını ve hala sevildiklerini bilmeleri onları
rahatlatacaktır. Duygularının kabul edilmediği ortamda
büyüyen çocuk, olaylar karşısında doğal olarak gelişen
duyguları ile ilgili suçluluk ve korku duyacaktır. Duyguları
yüzünden suçluluk ve korku hisseden çocuk duyguların insanlarla olan
ilişkilerini bozacağına inanır. Halbuki ilişkileri
etkileyen duygular değil bu duyguların ifade ediliş
şeklidir.
DUYGULARIN GÜCÜ VE ÖZELLİKLERİ
Sevgi, saygı, hoşgörü, güven gibi duygular, kişinin hem
kendisiyle hem de başkaları ile olan ilişkilerini ve
davranışlarını etkilemektedir. Başarı ya da
başarısızlıklarda, mutluluk ya da mutsuzluklarda
belirleyici rolü olan bu duygular, ancak öğrenilerek kazanılabilmektedir.
Hiç duygulanmayan akıllı bir insan, birkaç temel içgüdüsünü tatmin
etme peşinde, dünyayı neden sonuç ilişkileri içerisinde
resmetmeyi deneyen ve elde ettiği genellemelerden belli kurallar
uyarınca sonuca gitmeye çalışan bir varlık olabilirdi. Üstün
bir satranç performansı sergileyebilen bilgisayarlar böyle bir
varlığı biraz olsun andırıyor.
Duygular davranışların belirleyicisidir ve davranışlar
enerjisini duygulardan alır. Her davranış, en sıradan
zihinsel işlem bile, belli bir duygululuk sürecini gerektirir ve
davranışın sürebilmesi bu sürecin devamına
bağlıdır.
Duygular ifade edilene kadar kişiye rahatsızlık verir ve ifade
edildiğinde kişiyi rahatsız etme gücünü yitirir. Duygularımızla
tanışmak, onları fark etmek ve yakalamak yaşam kontrolünün
bizde olmasını sağlar. Dünyaya, olaylara, sorunlara
bakışımız adeta hangi duyguyu
yaşayacağımızı önceden belirler.
Olumsuz duyguları değiştirmenin en etkili yollarından biri
de algımızı, olaylara ve durumlara yüklediğimiz
anlamları gözden geçirmektir.
Bakış açımızı biz seçeriz, tercih ettiğimiz
biçimde algılarız, kendi düşünce sistemimize göre
yorumlarız. Kısacası duygularımızı biz seçeriz ve
biz başlatırız. Etkili ve sağlıklı iletişim
sadece düşünce alışverişi ile değil duygu
alışverişi ile de gerçekleşir.
Sadece düşünce ve bilgi alış-verişine yönelik
iletişimler kafa kafaya
iletişim demektir. Kafaların birbiriyle
tokuşması mümkündür. Duygu alışverişinin olduğu
iletişimler kalpten kalbe, gönülden gönüle iletişim demektir. Zaten
iletişimde empati denen şey de aslında budur. Duyguların
ortaya çıkmasında algılarımızın ve düşünce
sistemimizin payı büyüktür. Önce algılarız, sonra
duygulanırız ve ardından düşünmeye başlarız. İlk
duygu doğmadan akıl etkinleşemez. İlk
duygulanımınızın yersiz olduğunu anlarsanız, yeni
kavrayışınız sizde başka bir duyguyu
uyandırıverir. Duyguyla kararın istikrara kavuştuğu
noktada eylem doğar.
Duygu, düşünce, davranış etkileşimini şöyle
gösterebiliriz:
Yandaki şekilde gösterilen süreç içerisinde yer alan herhangi bir
aşama değiştirildiği takdirde süreç tamamıyla
değişecektir. Bu bakımdan aslında bütün sürecin kontrolü
bizdedir. Bu noktada olaylara yönelik olarak vereceğimiz duygusal tepkiler
günlük yaşantımızı etkiler.
Hayatın %10u, başımıza gelenlerden oluşur. Hayatın
diğer %90ına ise bu başımıza gelenlere nasıl
davrandığımızla karar verilir. İnsanlar
hastalanabilir, sabah işe gitmek için arabasına yöneldiğinde
lastiğin patlak olduğunu fark edebilir, trafik
sıkışıklığı nedeniyle uçağı
kaçırabilir, vb... Bu %10luk kısım tamamen bizim kontrolümüz
dışında gerçekleşir. Diğer %90lık
kısım farklıdır. Diğer %90lık kısmı
ise biz belirleriz. Nasıl? Olaylara yaklaşımımızla!
Bir örnek verelim;
Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve
fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine
dökülüyor. Biraz önce olan olay üzerinde hiçbir kontrolünüz yok, sonradan
olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek. Lanet
ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde
kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız
üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Kızınızı
azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını
masanın kenarına çok yakın koyduğu için
eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip
ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi
değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde
kızınızı, ağlamaktan dolayı
kahvaltısını bitirememiş ve okul için
hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız
otobüsü kaçırıyor. Eşinizin işe gitmek için hemen
çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve
kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç
kaldığınız için, saatte 90 km hız
sınırlaması olmasına rağmen saatte 120 km hızla
gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini
aştığınız için ödediğiniz 60 milyonluk trafik
cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız,
size; Hoşçakal! demeden binaya koşuyor. Ofise 20 dakika gecikmeyle
geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu
anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam
ettikçe kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi
dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda
eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya
sıkıştığınızı sanıyorsunuz.
Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.
Neden kötü bir gün geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu
B)
Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz
Cevap D şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz
yoktu. Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki
davranışlarınız sebep oldu.
Olabilecek ve olması gereken ise
şöyleydi:
Üzerinize kahve döküldü. Kızınız ağlamak üzere. Siz
nazikçe; Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek
diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata
çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak
çantasını aldıktan sonra, aşağıya iniyorsunuz ve
aynı anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini
görüyorsunuz. Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve
eşiniz işe gitmek için birlikte çıkmadan önce
öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma
arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz.
Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında
konuşuyor.
Farka bakın!
İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi
de farklı bitti. Neden?
Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Gerçekten
olanların %10unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90ı ise
sizin tepkinizle belirlenir.