![]() |
|
|
|
ISSIZLIGIN INSANLARDA YARATTIGI RUHSAL ETKILER
İnsan için
çalışmanın üç temel anlamı vardır. Çalışmak
insanın yaşamının devamını sağlamak için
gelir elde etme öğesidir. 2) Çalışmak, aynı zamanda insanda
manevi anlamda bir haz oluşturur, bireyin kendini mutlu ve
bağımsız hissetmesini, dolayısıyla yaşamdan doyum
almasını sağlar. Bir diğer ifade ile doyum
kaynağıdır. 3) Çalışmak, statü ve sembol unsurudur. Kendisine
ve ailesine sosyal statü sağlar ve bu statü, bireyin
yaşamını düzenler.
Ana hatları ile ele alındığında bireyin yaşamını devam ettirebilmek amacıyla gelir elde etme fonksiyonu ile ekonomik, manevi anlamda haz duymak, kendini mutlu hissetmek, bağımsız ve özgür hissetmek, kısacası hayattan zevk alabilme fonksiyonları ile psiko-sosyal ve bir grubun mensubu olmak, takdir edilmek, kabul görmek, statü sağlamak unsurları ile de toplumsal anlamı, çalışmanın insan yaşamında vazgeçilmez olmasını sağlamaktadır.
Hangi yönüyle ele alınırsa alınsın, çalışmanın ya da çalışabilmenin bir ayrıcalık olduğu söylenebilir. Diğer bir ifade ile bir işe sahip olmanın bireye sağladığı avantajların önemi dikkat çekicidir. Bir işe sahip olmayan ve sahip olma arzu ve çabasında olan kişiler için çalışmanın anlamının kuşkusuz işe sahip olanlardan çok daha farklı düzeyde olduğu gözardı edilemez.
Çalışmanın anlamına bu perspektiften bakıldığında çalışamama psikolojisi, günümüz toplumlarında önem kazanan bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Kısaca bireyin bir işe sahip olmak istediği halde iş piyasalarında iş bulamadığı için yer alamaması sonucu ortaya çıkan ruh halini çalışamama psikolojisi olarak adlandırmak mümkündür. Bu kavramın içine iş yapabilme gücü ve kapasitesinde olan ancak iş bulamayan bireyler girebileceği gibi, bedensel ve zihinsel engeli nedeniyle çalışamayan ancak çalışmak isteyen özürlü bireylerin de girmesi söz konusu olmaktadır. Kendi arzusu ile çalışmayanlar ya da iş arama çabası göstermeyenler bu gruba dahil değildir. Dolayısıyla iş piyasasına yeni katılmak için çaba harcayan işgücü, işini kaybedip yeniden iş bulma çabası içerisinde olanlar ve çalışmak istemesine rağmen yetersizliklerinden dolayı çalışamayanlar, çalışamama psikolojisinin mağdurları olmaktadır.
İnsanın bir işe sahip olması ve çalışması karşılığı maddi ve manevi anlamda doyum sağlaması en temel ihtiyaçlar arasında yer almaktadır. En temel ihtiyaçlarından mahrum kalan bireylerin psikolojik olarak sorunlar yaşadıkları görülmektedir. İhtiyacın karşılanmaması durumunda organizma, hayal kırıklığı ve çatışma içine girer. Engellenme sonucu gerilim, stres ve saldırgan davranışlar ortaya çıkar ve kaygı meydana gelir.
İhtiyaç -------> Engellenme -------> Gecikme -------> Hayal kırıklığı, Kaygı, Çatışma
Davranış herhangi bir engelle karşılaştığında hayal kırıklığına uğrayacak, kaygı oluşacaktır. Kaygı ve engellenme genellikle bir arada bulunur. Kaygı, güdülerin tatmin edilmeme korkusundan doğar. Rahatsız edici, kaçınılmaz bir durumdur, gerilimi arttırır.
Nedeni
kesin olarak bilinmeyen bir korku ya da tedirginlik, huzursuzluk olarak
tanımlanan kaygının değişik kaynakları
bulunmaktadır. Kaynaklar arasında alışılagelmiş
bir desteğin ortadan kalkması, bir cezanın verilme
olasılığına inanma, ortamdaki belirsizlik veya
bunların bir karışımı yer alır. Yapılacak
bir görev karmaşıklaştıkça kaygı
başarısızlığa götürür . Nitekim Spielbergerin
Amerikan Üniversitelerinde yapmış olduğu araştırmalar,
kaygı düzeyi yüksek üniversite öğrencilerinin derslerinde daha az
başarılı olduklarını, kaygı düzeyi azaldıkça
derslerdeki başarının arttığını
göstermektedir.
Belirli bir ortamda kendisini güven içinde hisseden bir bireyde korku ya da
kaygı olmaz. Diğer yandan aynı çevredeki bir başka kişi
çevreyi tehlikeli bulabilir ve bu algılamayla ilgili heyecanları
yaşayabilir. Hangi sosyal ortamın nasıl
algılanacağını içinde yaşadığımız
kültür bize öğretir. Bu nedenle hangi ortamda kaygı
duyacağımız toplumdan topluma, kültürden kültüre
değişebilir. Kaygı, daha çok geleceğe dönük, bir durumun ya
da davranışın ortaya çıkaracağı sonuçla ilgilidir
ve bireyin kendisini muhtemel olumsuz bir durumdan korumasına yöneliktir.
İnsanlar çatışma ve huzursuzluktan kaçınmak, kaygı, gerginlik ve engellemelerle baş edebilmek için çeşitli yollar kullanırlar. Bunlardan biri bilinçli olarak uygulanan teknikler, diğeri farkında olmadan uyguladığımız tekniklerdir. Farkında olmadığımız tekniklere savunma mekanizmaları denmektedir. Savunma mekanizmasını kullanan birey kaygı ve gerginliği azaltmak için bir teknik kullandığının farkında değildir. Bilinçli olarak kullandığımız teknikler öğrenme sonunda elde ettiğimiz davranışları içerir. Örneğin gevşeme ve meditasyon teknikleri kaygıyı azaltır. Kaygıyı denetim altında tutmakta yararlı bir diğer yaklaşım biçimi ise kaygının kaynağına gitme tekniğidir. Kaygılı olduğumuzu fark edince temel nedenini araştırarak daha sonra uygun davranışlarla kaygıyı denetim altına almak mümkün olabilir.
Kaygının biçimi, dışa vuran belirtileri ne olursa olsun, kişiliğin kaygıyı ve kaygı yaratan çevreyi algılayışı, takınılacak tutum ve yapılacak davranış bakımından önemlidir. Bu süreçte kaygı yaratan durumun önce algılanması gerekir. İster dışta bulunan bir nesneden, ister kişiliğin kendisinden kaynaklansın, kaygı yaratan bir durum karşısında kişilik değişik süreçler içinde farklı cevaplar verebilir. Kaygı yaratan nesneyle bilinçli olarak başa çıkmak için duygu, bellek ve düşüncenin işlevlerinden yararlanılır.
Kaygıyı
gidermenin kendisi, başa çıkılması gereken bir sorundur. Kişi, kaygı ve
engellenmeler sonucu bir çok çatışmaya girebilir. Freud,
kaygıyı azaltmak ya da ondan kaçmak için kişilerin bazı
davranışlar sergilediğini belirtmiştir. Hayal
kırıklığı ve kaygı bireyden bireye
değişik tepkilerin ortaya çıkmasına yol açar. Bu tepkilerin
bir kısmı yapıcı (problem çözmeye yönelik) olduğu
gibi, bir kısmı savunmaya yönelik davranışlar şeklinde
ortaya çıkar. Bunların bir bölümü olumlu ve başarılı
savunma düzeyleri olup, kişiliğin gelişmesinde ve ruh
sağlığının sürdürülmesinde olumlu rol oynar. Savunma davranışları,
iç engellemelerin oluşturduğu kaygıyı geçici olarak
azaltır ancak sorunu ortadan kaldırmaz.
İşsizlik kaygısının temel nedenleri, bireyin her an
işsiz kalabileceği korkusudur. Çünkü işsizliğin sadece
bireyin işini kaybetmesi ya da iş sahibi olamaması gibi
kısıtlı bir etkisinin olmadığı bilinmektedir.
İşsizliğin birey üzerindeki olası etkilerişunlardır;
* Birey, yaşamını idame ettirmek için gerekli olan gelirini,
* Ailesine ya da bakmakla yükümlü olduğu kişilere karşı itibarını,
* Öncelikle özgüveninin ve kendisine olan saygısını,
* Yaşamında merkezi bir role sahip olan işini, dolayısıyla çalışma arkadaşlarını ve sosyal çevresini,
* Bir iş yapıyor olmasına bağlı olarak topluma karşı var olan sorumluluk duygusunu,
* Yaşam kalitesinin en önemli unsurlarından birisi olan işini kaybetmiş olmaktadır.
İşsizliğin birey üzerinde yarattığı
psikolojik baskı ve sıkıntıların tüm bireylerde ortak
olduğu bilinmesine rağmen, yapılan araştırmalar
erkeklerde kadınlara oranla çok daha derin boyutlarda psikolojik rahatsızlıklara
yol açtığını göstermektedir.
Erkeklerin, kendilerini evlerini geçindirmekten birinci derece sorumlu görmesi,
çok daha derin psikolojik sorunlarla karşılaşmasına neden
olmaktadır. Toplumda kadının ailenin gelirine katkıda
bulunmak amacıyla çalışması bir ölçüde eşi
çalışan bireylerin bu durumdan olumsuz etkilenmesini azaltsa bile,
sonuçta hem kadın hem de erkek işsizliğinin kişinin
çevresiyle yaşadığı ilişkileri olumsuz etkilemekte, kişi
kendini acz içinde hissetmekte, kendine olan güvenini yitirmekte,
kişilik özellikleri de yatkınsa suça yönelik ve saldırgan
davranışlar, hatta intihar eğilimi gösterebilmektedir.
İşsiz sayısı çok olan toplumlarda yaşayanların
karamsar ve gelecekle ilgili kaygıları ön plana çıkmakta ve
ülkesine, devlete karşı güvenleri sarsılmaktadır. Bu durum
yoğun öfke duygusu beraberinde her an patlamaya hazır bir kesimi
ortaya çıkarmaktadır.
İşsizliğin çalışanlar
üzerinde yarattığı psikolojik ve ekonomik sorunlar sadece
bireyin kendisini değil iş ve aile çevresini de etkilemektedir. Bu
sorunların değişik boyutlarda ortaya çıkması ve
işsizliğin çalışan kişideki anlamı önemli
sonuçlar yaratmaktadır. Öncelikle bireylerin yaşam
standartlarının düşeceği korkusu hakim olmaktadır.
Gerçekten de ekonomik krizinin ardından bir çok işletme sadece mavi
yakalı değil, beyaz yakalılarını da işten
çıkartmıştır. Dolayısıyla işten
çıkarılan kesimin hayat standartları düşmüş, krizin
ardından ücretlerin düşürülmesi de çalışanların
harcamalarını kısıtlamasına neden olmuştur. Hayat
standardının düşmesi bütün aile fertlerinin etkilenmesine sebep
olarak, diğer fertlerini yasal olmayan yollarla para kazanmaya
yöneltebilmektedir.
İşsizlerde meydana gelen korku ve kin, çalışanların
psikolojik durumlarını da etkilemektedir. İşten
çıkarılan kişilerin ise uzunca bir süre yeni bir iş
bulamadıkları için hiç bir yerde çalışmaması da bir
takım sorunları beraberinde getirmektedir. Öncelikle kişilerin
çalışma alışkanlıkları kaybolmakta, işten
çıkarılanlar, iş hayatının
sıkıcılığına ve iş şartlarındaki
disipline geri dönmekte zorlanmaktadırlar.
Verimliliğinin en önemli çağında, genç
yaştakilerinişlerini kaybetmesiyle kötüleşen şartlar sonucu
kişilerin zihin sağlığı da bozulmakta, genç
işgücünde daha çok çevreye karşı itaatsizlik ve
davranış bozuklukları görülmektedir.
İşsiz kalan birey, kendi kimliğini, sosyal konumunun ve
kişiliğin gelişmesinde çok önemli rol oynayan bir faktörden
yoksun kalmanın boşluğunu yaşayarak kendisine olan
özsaygısını yitirebilmektedir.
İşsizlik, bireyde karamsarlık, çaresizlik, yaşama küskünlük
gibi duygulara yol açmakta, bireyi pasifliğe itmekte, depresyona ortam
hazırlamakta, böylece kişinin kendisine karşı
saygınlığını yitirmesine neden olabilmektedir
İşsizlik, ailedeki dengeleri bozan en önemli unsur olarak baş göstermekte, ailede sahip olunan belirleyici rolün dayanaklarından yoksun olma anlamına gelmektedir. İşsiz kalma, aynı zamanda işyerindeki arkadaşlardan ayrılma, böylece toplumsal rolün kaybolmasına yol açmaktadır.
İşsizler,
yeni bir iş bulunup bulunamayacağı konusundaki
belirsizliğin ve üzerlerinde hissettikleri toplumsal baskının da
etkisiyle, kendi yaşamları üzerindeki denetimlerini kaybetmekte ve
geleceği planlama güçlük çeken bir karaktere bürünebilmektedirler. İşsizlik
bir anlamda belirsizlik duygusunun da ortaya çıkmasına yol
açmaktadır.
Çoğunlukla sosyal tabakalaşmayla birebir ilişkili bir rekabet
ortamı ve kalifiye eleman artışı, modernizmin hepimizi
içine sürüklediği hız buhranında, işsizliğin ekonomik
ve toplumsal bir sorun olmasının yanı sıra, kişiler
için de psikolojik sorunlara sebep olduğu bir gerçektir.
İş kaybının veya işsiz olmanın tek kötü yanı ekonomik kaynakların azalması değil, aynı zamanda statü, ve güç kaybı, sosyal temasın azalması, kollektif bir amacın parçası olamama duygusu, düzenli aktivitelere katılamama gibi sosyal ve psikolojik olgulardır.
Anlaşıldığı gibi işsizlik tüm yönleriyle birey üzerinde önemli psikolojik sıkıntılara neden olmakta, işsizlik baskısı, bireyde stres, depresyon vb. sorunlara yol açabilmektedir.Kişilerin mevcut olan işlerini kaybetme karşısında verdikleri tepkiler genellikle şu sıralamayla ortaya çıkmaktadır
1. Reddetme veya şok
2. Eski işini özleme,
3. Kızgınlık ve inkar,
4. Depresyon ve utanç
İşsizliğin yarattığı en önemli psişik durum 'stres'dir. Kişilerde stres yaratan olaylar arasında işini kaybetme, sevilen bir kişinin kaybı ve boşanmadan hemen sonra gelmektedir. Bunun sonuçları da uykusuzluk, sinirlilik, yeme bozuklukları ve psikosomatik hastalıklardaki artışlardır.
Stres; sinirsel
bir yoğunluk ve gerilim halidir. Bu yoğunluk, bir gerginlik ve
huzursuzluk yaratarak kişiyi olumsuz olarak etkiler. İşsizlikle
beraber stres hormonlarının faaliyetlerinde artma, gerilim,
uykusuzluk ve sinirlilik durumları görülür ve psikolojik
rahatsızlıklarda artış olur. Önceden işsiz kalma
tecrübesi olanlar, içinde bulunduğu durumun ciddiyetini kabul etmeyenler, savunma
mekanizmalarını harekete geçirenler, sosyal çevresinden destek
görmeyenler ve olaylar karşısında esnek davranabilenler strese
daha az maruz kalmaktadır. Eğer strese yol açan sorunlar ortadan kalkarsa kişi
normal haline geri dönebilir.
Dünyadaki 6 milyar insanın istisnasız tümü bu durumu zaman zaman,
bazen de sık sık yaşarlar. Bu, çağımızın bir
özelliğidir. Ancak stres yaratan olaylar birikir ve kendi süreçleri içinde
çözümlenemezlerse, bunlar zamanla depresyona dönüşebilirler.
Biriktirilmiş veya ağır stresler, depresyonun başta gelen
nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Depresyon ise; çökkün bir ruh halidir. Kişinin yaşamdan zevk almama
durumudur. İşsizlik; büyük bir umutsuzluğa, çaresizliğe,
yalnızlık duygusuna ve depresyon eğilimlerine yol
açmaktadır. İşsizlerin duygu ve düşünceleri genellikle
hayatın boş ve karanlık olduğu, yaşamanın
anlamı olmadığı yönünde olmakta, mesleki kariyer ne kadar
yüksek ise, işsiz kalmanın psişik yükü de o oranda
artmaktadır.
Ego bu emellerini gerçekleştirmekteki güçsüzlüğünü hissederse, bir
diğer ifade ile Hiç Olduğu duygusu oluşursa
depresyona girer. Yani; klasik psikoanalitik kuramdan farklı olarak,
depresyon benliğin kendi içindeki çatışmasından köken
alır. Çaresiz kalmış ego, superegonun (üstbenliğin) eline
düşer ve verdiği cezaları kabul eder. Saldırgan dürtülerin bireyin kendine
yönelmesi -bu kurama göre- birincil değil, ikincildir. Kendine
saygısı kolay kırılan, kuvvetli süper egoları olan ve
kişiler arası ilişkilerde bağımlılık
gösteren kişilik yapısı, olanlar depresyona daha sık
girebilirler.
Özellikle ülkemizde son birkaç yıldır hızlı bir artış gösteren işsizlik olgusuna bakarak işsizliğin psikolojik temelleri ve olası etkileri önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İşsizliğin birey üzerindeki ekonomik etkilerini ortadan kaldırmak mümkün olmamakla birlikte psikolojik yönlerine yönelik çalışmalar yapılmaktadır.
İşsizliğin önemli bir sorun olduğu bilinmekle birlikte, bireylerin bu durumdan psikolojik olara daha az etkilenmeleri ve olumsuz ruh hallerinden daha hızlı kurtulmak açısından aşağıdaki öneriler sıralanabilir;
* Kişinin kendisini tanımaya çalışması ve bu dönemde işsiz kaldığı süreyi bireysel eksikliklerini giderme süreci olarak algılaması, işsizliğin olumsuz yönlerinden bir şeyler kazanma fırsatına dönüşebilir,
* İşini kaybeden kişi için, yeni bir yaşam planı hazırlama fırsatı olabilir,
* Yaptığı işi kaybeden bir kişi için, daha az tatmin edici olsa da iş piyasasından uzak kalmayıp mutlaka kendisine yeni bir iş bulmaya çalışmalı,
* Kendisinin işe yaramadığı duygusundan uzaklaşıp derhal bir değerlendirme yapıp alternatif faaliyetler aramalı. Bu, yeni bir iş olabileceği gibi, eğer kendisine güveniyorsa kendi işini kurması şeklinde de olabilir.
* İşsizlik nedeniyle içe kapanmayıp, mümkün olduğunca sosyal ortam ya da organizasyonlarda yer almaya çalışmalı ve
* İşini kaybeden kişi olarak kendisini kısıtlamaktan uzak durmalıdır.
Yukarıda sayılan önerilerin, işsizliğin ekonomik temelli sorunlarına çözüm olmayacağı bilinmektedir, ancak bir o kadar önemli olan psikolojik boyutunun zararlarını hafifletmek amacına hizmet edebilir.
Ağır geçirilen iş kaybı vakalarında uzmanların kişilere genel tavsiyesi karamsarlıktan uzaklaşıp, ümidini kaybetmeden yeni bir kariyer üzerine yoğunlaşmalarıdır. Ayrıca genel kanı işten ayrılanların düzenli yemek yemeğe ve uyumaya devam etmeleri yönündedir. Yemek ve uyku düzenindeki değişiklikler kişinin psikolojik durumu üzerinde oldukça derin etkiler yaratabilir. Özellikle uzun süredir çalışan kişiler işlerini bıraktıkları zaman kendilerini boşlukta hissetmektedirler. İşe yaramadıkları ve değersiz oldukları hissine kapılabilmektedirler.
Bu süreci atlatmak için gerekli olan en önemli şey,
insanın kendini benzeri düşünce ve duygu bozukluklarından uzak
tutmalarıdır. Bunun en iyi yollarından biri de günlük
hayatlarını belli ve iş hayatındakine benzer bir düzen
içinde sürdürmeleridir. Eğer yeni bir iş arayışındaysalar, bu işi
düzeli ve profesyonel bir şekilde yürütmelidirler. Eğer bir süre iş
arayışında bulunmayacaklarsa; kendilerine düzenli bir
şekilde yapabilecekleri aktiviteler, hobiler bulmalarında, severek
yaptıkları işleri belli bir sistem içinde yapmalarında
fayda vardır. Kendilerine bir amaç veya amaçlar belirlerler ise; kısa
vadede gerçekleştirebilecekleri amaçlar sayesinde kendilerini
boşluğa düşmekten kurtaracaklardır.
Aksi takdirde kişinin içine girdiği bu kötü ruh hali ile
yaptığı yanlış davranışlar olumsuz duygulara
yol açarken, bu kısır döngü gittikçe artacaktır. Kendine
güvenini kaybeden kişi, iş arayışında giderek daha
fazla yanlış yapmaya başlayacak, iş görüşmelerinde yanlış
davranışlar sergilemeye ve bu sebeplerle de kabul edileceği yerde
reddedilmeye devam edilecektir.
İş hayatının insanlar üzerindeki en büyük etkilerinden biri
de sosyal ortamdır. İnsanların en az haftanın beş
günü, günde sekiz saat çalıştıkları ortamdan kopmaları
iş arkadaşlarından uzaklaşmaları sosyal çevrelerinin
de yok olması anlamına gelebilmektedir. Sosyal çevreyle
ilişkilerinin bozulması da yine yalnızlık, yoksunluk gibi
kişide negatif duygulara yol açar. Bu nedenle de, işlerini
kaybedenlerin çevrelerindeki diğer sosyal gruplardan aldıkları
destek çok önemlidir. Aile, arkadaş ve yakın çevrenin desteğini
hissetmek, işini kaybeden insanlar üzerinde her zamankinden daha olumlu
etki bırakmaktadır. Bu noktada genel eğilim olarak işsiz
kalan bireylerin kendilerini sosyal çevrelerinden ve toplumdan gizleme ve
saklanma davranışından uzaklaşmaları yararlı
olacaktır. Bu noktada özellikle ailede ve arkadaşları
arasında karşılaştıkları davranışlar
psikolojik durumlarını birebir etkilemektedir.